| |
ALİ PAŞA ÇİFTLİĞİ
Kasım ayı,güz güllerin,
kasımpatıların hayat bulduğu, bir yığın güneş
rengi yaprakların solduğu nice hayatların son
bulduğu, hüznün ayrılıkların, kederlerin
yaşandığı ay. Çocukluğumdan beri beynime yer
etmiş bu düşünceler. İlk hüznü ilkokul
sıralarında bu ayda yaşadım.
Öğretmenlerimin ağlamalarına simsiyah
giyinmelerine hüzünlü yüzlerine o zamanlar
tanık olmuştum. Atamın resminin önünde karmaşık
duygularla çocuk aklımla anlam yüklemeye
çalıştığım sonraları çok çok iyi anladığım
onunla özdeşleştiğim ilkelerim olan O yüce
insanı bu ayda kaybetmenin hüznünü bugünde
yaşıyorum.
Güneş solgun yüzünü gizlemeye
çalışsa da kasvetli havayı yumuşatamıyordu.
Puslu bir hava, kurşun ağırlığında; sis bir
şeyleri gizlemeye çalışıyor sanki. Görkemli yapı
zamana yenik düşmüş. Çam ağaçları bel vermiş
kırıldı kırılacak o eski halinden eser yok.
İhtişamı canlılığı yok. Terk edilmiş gibi
yalnızlığa mahkum sanki. Kuş uçmuyor ,kervan
geçmiyor. Bahçesinde atlar koşmuyor. Köpekler
kediler oynaşmıyor. Uzun kış gecelerinde üşüyor
sanırım, tıpkı benim gibi yalnızlığı yaşamak
kalabalık içinde. Toplumsal ve teknolojik
değişimler bu çiftliği de etkilemiş. Yanından
hızla akan trafik, egzoz dumanı, çağın metrosu
nispet yaparcasına her gün bir şeyler alıp
götürüyor. ALİ PAŞA ÇİFTLİĞİ, Cumhuriyet
döneminde önemli karaların alındığı, Paşamızın
soluklandığı tarihi mekanlardan biri. Metroyla
her önünden geçişimde içimden bir şeyler alıp
götürüyor. Bu çiftlik oysa, daha dün Atamızı
ağırlamıştı.
Yolunuz Bursa ‘ya düşerse, mutlaka
çiftliğin ortasından geçeceksinizdir. Görmemeniz
mümkün değildir. Bursa ‘da yaşayıp da bu
çiftliği bilmeyen yoktur. Mutlaka duymuştur.
Çiftliğin ortasından geçmiştir. Ama bu ismin
taşıdığı anlamı manevi değerini bir o kadar az
insan biliyor. Çiftlikle ilgili bir
öğretmenimin anlattıklarını mealen sizlerle
paylaşmak istiyorum.
“Yıl 1989 bir cumartesi günü.
Her gün önünden geçtiğim görkemli çiftliğin
sahiplerini ve içini merak ediyordum. Kime
sorsam yanıt alamıyordum. Kafama koymuştum.
Çiftliğin kapısını çalacaktım. Trafik o
zamanlar şimdiki gibi yoğun değildi. Ankara’dan
gelmiş medeniyetle yıllar önce tanışmış,
kültürlü bir o kadar da genç ve güzel bir bayan
olarak kendime güvenim sonsuzdu. Merinos
Kavşağını geçer geçmez karar verdim. Çiftliğe
gidecektim. Sıcak sudan sonra arabamı çiftliğin
yoluna çevirdim. Beyaz bir Brodwey. O zamanlar
en gözde arabaydı. İçinde alımlı bir bayan kuğu
gibi süzülerek çiftlik yolunda ilerledim. Önce
kahya karşıladı. Hoş geldiniz demesine fırsat
vermeden, çiftliğin sahiplerini sordum.
Yeşilliklerin, çiçeklerin ve de çam kokuların
arasından süzülerek konağın merdivenlerine
geldim. Başımı kaldırdığımda merdivenlerde çok
şık, yakışıklı, saçları kül rengi orta yaşlarda
bir bey ve hemen arkasında asil bir hanımefendi
karşıladı.(adını sonradan öğrendiğim, Ali
Muhittin Dinçsoy ve eşi Berrin Hanım)
-Affedersiniz, çok özür dilerim sizleri bu
şekilde rahatsız etmek istemezdim ama merakımı
yenemedim kapınıza kadar geldim. Paşa sözcüğünün
Türkiye’de Atatürk’e izafeten söylendiğini Paşa
ile bir bağlantısının olup olmadığını, neden
Paşa çiftliği denildiğini, böyle güzel bir
mekanın bizlerden mahrum edilemeyeceğini mutlaka
görülmesi ve gezilmesi gereken bir yer olduğunu
düşünerek kapılarını çaldığımı söyledim.
Öğretmen
olduğumu, Ankaralı olduğumu bir solukta
anlattım. Uzun bir sorum olduğunu onları böyle
ayakta rahatsız edemeyeceğimi dile getirirken,
Beyefendi içeriye davet etti. Beyefendi nazik
oldukça kibar bir üslupla; medeni cesaretimden
dolayı beni kutlayarak; yıllardır burada
oturduklarını şimdiye kadar kimsenin böyle
kapılarını çalmadığını ve çok onur duyduğunu
dile getirdi. Bir öğretmeni, hele Atatürkçü bir
öğretmeni konuk etmekten büyük keyif
alacaklarını söyleyerek içeriye davet ettiler.
Ricalarını kırmayarak davetlerini kabul ettim.
İçerisi muhteşemdi. Sadelik ön
plandaydı.Konukları olduğu halde bana zaman
ayırmışlardı. Ali Muhittin Bey, Ali Bey’in oğlu
Sorularımın cevaplarını anlatmaya başlamıştı.
Sanki o günleri yaşıyor ve yaşatıyor gibiydi.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk Bursa’ya sık
sık gelirmiş. Tren istasyonun yanındaki mütevazi
evlerinde konuk olurmuş.. Misafirperverliğinden
çok memnun kaldığı ve annesinin yemeklerini
takdir ettiğini anlatarak, bu minnettarlığına
karşılık olarak bataklık araziyi kendilerine
tahsis etmiş olduğunu anlattı .Bundan dolayı bu
ismin çiftliğe verildiğini öğrenmiş oldum.”
Geçmişin derinliklerinde boğulmamak aydınlık
yarınlara yelken açmak için çırpınan
insanlarımıza, değerlerimize ne kadar sahip
çıkıyoruz; sahip olduğumuz şeylerin kıymetini ne
kadar biliyoruz.
Güneşin kavurmadığı,rüzgarın
savurmadığı toprakların çölleşmediği,
karartılmamış aydınlık Türkiyemde önce kendinin
lideriydi sonra ulusunun lideri daha sonrada
çağın en büyük devlet adamı oldu. O olmayı
düşlediği kişi oldu.. Ya bizler bu günün modern
toplumun çağdaş insanları…ATAMIZA layık
olabiliyor muyuz.
Samiye SEZEN-SAYIN
08/11/2005 BURSA
|
|