| |
BİR
ŞEHRİN
AKŞAMI
Yorgun bir günün
akşamında yine yürüyordu. Bu şehrin akşamlarını
seviyordu, parıl parıl parıldayan ışıklarıyla
bir festival havası vardı akşamlarında.
Sokaklardan akıp giden kalabalık zafer
yürüyüşünü yapıyordu sanki upuzun geçen güne
karşı.
Her biri bütün gün deli gibi çalıştıktan sonra
yuvalarına, rahat koltuklarına ve küçük aydınlık
kutularına ulaşmak için koşuşturuyorlardı. Bir
tek oydu başıboş nereye gittiğini bilmeden
yapayalnız yürüyen.
İşte böylesine tüm ruhumu esir
alınmış gibi hissetmesinin, yaşamaktan
bezmesinin tek sebebi bu monotonluk, kalabalığın
içindeki bu yalnızlıktı. Eskiden onun için
önemli olan her şey, vazgeçemedikleri; işi,
kitapları ve hafta sonu uykuları artık git gide
önemini yitirir olmuştu. Mutlu değildi işte,
hepsi bu.
Önceleri dünyayı yerinden oynatabileceğine
inanırdı. Bunun için yıllarca çalıştı. O iyi bir
müzisyendi, ileride adını dünyaya duyurabilirdi.
Ailesi "müzisyen olup da ne yapacaksın" demişti.
Ama o inandıkları uğruna savaşmaktan kaçmamıştı.
Az çekmemişti bu uğurda savaşırken. Bunun için
her şeyi göze almıştı. Evet, haklılardı belki;
çok fazla kazanmıyordu henüz, Yine de karnını
doyurabilecek kadar zengindi. Tüm serveti
besteleri ve kitaplarıydı. Hayatta en çok
sevdiği şey. Gerçi onlar da tat vermiyordu
eskisi gibi ama yine de bu durum bir filmin
sonunu merak etmemesinden dahi çözülebilirdi.
Artık uyku tutmaz olmuştu geceleri. Kalabalık
caddede yeşil ışığın yanmasını beklerken
kimsesiz bir evde uyumanın ne berbat bir duygu
olduğunu aklından geçirdi.
Şimdi yeşil ışık
yandıktan sonra karşıya, dolmuş durağına
geçecekti saatlerce dolmuşun gelmesini
bekledikten sonra soğuk yüzlü insanların yanına
oturmak zorunda kalacaktı. Sonra başını dolmuşun
soğuk camına dayayıp sessiz film izler gibi
insanların mutluluk oyunumu seyre dalacaktı.
Sonra yine başka bir durakta inip, soğuk ve
karanlık sokaklardan geçecek ve yine
kıskanacaktı için için ışık saçan evleri.
Anahtarını zor zahmet bulup, ışıksız, soğuk,
kimsesiz evine girecekti. Bir süre telefonla
meşgul olacaktı. Bazen sinirlenirdi onu
uyandıran telefonlara ama yine de halâ çalan bir
telefonu olduğuna memnun olurdu. Bu küçük
kırmızı makine de olmasa uzaklarda bir yerde
yaşamın var olduğunu anlamayacaktı. Ardından
özenle döşediği mutfağına gidip sıcak bir yemek
arayacak, onu bulamayacak, bulamayınca da
yalnızlığına küfredip yemekten
vazgeçecekti,sanki bütün suç dolaptaki
domatesdeymiş gibi.
İşte kapıyı çarpıp çıktığından
beri böyle bir hayatı olmuştu. Konservatuvardaki
hocası "mutlaka önünüzde iki seçim vardır"
derdi. Şimdi nereden aklına geldiyse gelmişti
işte. Yeşil, kırmızı, sarı sonra bir daha yeşil,
kırmızı,sarı ve yine kırmızı, yeşil yanmıştı
bile. Artık karar vermişti: Yeşilin yanmasını
beklemeyecekti, o dolmuş durağına girmeyecekti.
Onun yerine hemen bir taksiye atladı. "Nereye?"
diye soran adama cevap bile vermedi. O da
bilmiyordu ki vereceği cevabı. Evi terk
ettiğinde de aynı his vardı içinde; nereye
gideceğini bilmezlik.
Çok sonra
ıssız bir tepeyi gösterdi. Şimdi nereden
geldiyse aklına bir zamanlar bir çocuk sevmişti.
Üniversite yıllarında hep şehirden uzak, bu yere
gelirlerdi. "Ne fantezi ama" dedi içinden. El
ele tutuşup yürümüşlerdi tam şurada. Gözlerinin
rengini hatırlayamadı. "Kahretsin neydi
gözlerinin rengi" diye söyledi kendi kendine.
Çok uğraştı ama hatırlayamadı. O da herkes gibi
bir hercaiydi işte. Herkes gibi o da gitmiş, onu
yapayalnız bırakmıştı. İşte aradığı yer
burasıydı. bir zamanlar bitiş noktası olan bu
yer, şimdi yeni bir başlangıç noktası
olabilirdi. Her şeye yeniden başlayacaktı. Bu
güzel akşam, güneşli bir günü müjdeliyordu.
Elif A. ŞAHİN
Söke Hilmi Fırat And.Lis. /AYDIN
|
|