| |
Anadolu’mun
kuzey batısından, yeşili ile mavinin bütünleştiği koylarında yakamozların dans ettiği nağmelerin hiç
eksik olmadığı, sevdaların yanık türkülerinin
sokaklarında yankılandığı tarih kentimin,
semalarından, sokaklarından içsel
değerlendirmelerimle, bir geziyi Çanakkale gezisini tarih kentimizin bin bir çeşit ayrıntılarının
arasından yaşadıklarımı paylaşmak istedim, sizlerle …
Mayıs ayı, takvim
yapraklarının altısını gösterdiği günün akşamı
uzun ve heyecanlı bir yolculuk başlıyordu Bursa’dan
. Her yolculuk öncesi gibi bir telaş bir
koşuşturma… Kimi ilk kez evden uzaklaşmanın, kimi ilk
kez gideceği yeri görmenin hayali, kimi öğretmeniyle
çıkacağı yolculuğunun heyecanını coşkusunu yaşıyordu. Zaman daraldıkça öğrencilerimin
heyecanları ve telaşları, artıyor; sağa sola
koşuşuyorlardı. Umut, günler öncesinden
heyecanlıydı. Ne uyku tutuyor ne de yüreği
duruluyordu. Annesi : - Oğlum uyu. Bak yola
gideceksiniz . Kendini toparla, dedikçe, O daha da
heyecanlanıyordu…
Sevgül,
Seda, Mihrican, Şirin gibileri de yaşça daha
büyüktüler ama onlar da ilk defa tek başlarına
ailelerinden uzak bir geziye katılmanın heyecanını
yaşıyorlardı. Cıvıl cıvıl ,rengarenk, hayat dolu, umutları filizlenmek üzere,hepsi pür telaş!
Buluşma yerine hepsi zamanından önce
gelmişlerdi. Sanki Umre ‘ye gidiyorlar. Aile
fertlerinin hepsi gelmiş uğurlamaya… Onlar bir an
önce yola çıkmanın telaşı içinde koltuklarına
oturdular. Eller sallandı. Gece karanlığı içinde
kaybolduk. Her okul gezilerinde olduğu gibi
öğrenciler, hiç durulmadı, dur durak bilmediler.
Nağmeler, ezgiler kimi için sevda, kimi için
sevinç, kimi için mutluluk
kimi içinse umut ve hüzün olup yükseldi göğe …Yol
boyunca bulutlar eşlik etti. Ay yolumuzu zaman zaman
aydınlattı zaman zaman yorgun düştü tıpkı
öğrencilerim gibi.
Sabahın ilk ışıklarıyla
birlikte tarihi kentimize ulaştık. Bir Çanakkaleli
olarak başka bir haz duyuyor ve de gururlanıyordum
.Sanki giden, ben
değil, bekleyendim. Tarih kentimin tarih sayfalarını
hazırdım çevirmeye...
İlk ışıklarla birlikte karanlıkların gizlediği
gerçekler ne yazık ki gün gibi
ağarıyordu.. Çanakkale ‘den Eceabat’a feribotla
geçtik ve adımımızı atar atmaz 1980 ‘li yılların
öncesinde yaşanan kuyrukların değişik versiyonu ile
karşılaştık. Uzayıp giden otobüs kuyrukları… Yemyeşil
arazinin arasında teknoloji harikası, uzakları yakın
eden otobüsler kilometrelerce uzunlukta yol
alıyorlar. Yollar dar ve sancılı… İlk durak yerimize
vardığımızda manzara daha da korkunçtu. Dar park
alanlarında Anadolu’nun dört bir yanından gelen
otobüsler ve insan seli.. Herkes birbirini
kaybetmeme telaşında. Ne açıklamalar ne uyarılar
ne de görülenler amacına ulaşıyor. Gölgede kalan bir
çok gerçek.
Önceden belirlenen nokta
bölgelere ulaşmak gerçekten yorucu. Arabadan
iniyorsunuz, nefes alıyorsunuz tekrar arabaya
biniyorsunuz , tekrar iniyorsunuz, tıpkı maraton
koşucusu gibi yola devam. Tam on bir noktayı soluk
soluğa gezip görmek için. Soluklanacak, çay
içilecek, karın doyurulacak bir yer yok. İhtiyaç
giderilecek alanlar ayrı bir sorun. Özümsemek, keyif almak huzurlu ortamla sağlanır; keyifsizliği
yaşıyoruz bu aşamada. Rehber de her yerde benzer
açıklamalar yapıyor, oldukça yavan... Son süratle:“-şimdi anlattıklarımı görün, yazıları okuyun, resimlerini çekin!... - Haa sakın oyalanmayın
süreniz on dakika…- Sağdan başlayın sola doğru
ilerleyin.” Her şehitlikte gruplar birbirine
karışmış, kimin ne ne aradığı ne yaptığı, kim kiminle
belli değil. Herkes hatıra fotoğrafı çektirme
derdinde. Sanki panayır yeri. Bu kargaşalığı arttıran, düzensizliği daha da düzensizleştiren turistik eşya
satıcıları işin cabası… Sözde hepsi turizme hizmet
ediyor. Gelişigüzel serpilmişler, derme çatma açılan
boş ve park alanlara.. Öğrenciler hediye alma
telaşında. Öğretmen ve veliler öğrencileri
kaybetmeme derdinde.
-Çocuklar ayrılmayın !.
-Öğretmenim Ayşe yok
-Ali neredesin !.. Nerede grup başkanınız ?
Bitmeyen senfoniler….. Karmaşık
topluluklar, öğrenci kitleleri, yetişkin insan
toplulukları, hayatın son baharını yaşayan bir nebze
de olsa ilkbaharı yaşamak istercesine ayakta
olduklarını ispatlamaya çalışan 70-80 li yaş
grubunun davranışlarını gıpta ile seyrediyorum.
İbret alınacak sahneler sunuyor, biz gençlere. Kimi
sevgilisiyle gelmiş sarmaş dolaş, ailelerinden, gözlerden uzak; özgürlüğün tadını çıkarıyorlar. Ne
tarih umurlarında ne de gelecek; anı yaşıyorlar.
Bir insan seli oluşmuş Gelibolu yarım adasında, bir
de otobüs seli… Sanırım rant sağlayan turizm sektörü
doğmuş. Kuralsız, düzensiz, insanları içine sürükleyen
. Bütün bunların yanında göğsümü kabartan “Şehitler
Abidesi ”görkemli yapısı, hele
yeni çevre düzenlemesi ile göz kamaştırıyordu. Ne
yazık ki bizler bu manzarayı doyasıya, içimize
çekemedik. Çanakkale’nin o meşhur rüzgarı, lodosu
buna engel oldu. Müthiş bir rüzgar. Herkesi
sürüklüyor, yürümek adım atmak mümkün
değil. Öğrenciler savruluyor.Bedenlere, gözlere toz
zerrecikleri inanın bir mermi gibi
batıyor… Rehberlerin açıklamaları rüzgarla uçup
gidiyor.
Bir ara çığlıklar yükseldi… Ne
görelim.? Öğrenciler anıtın merdivenlerinde
savruluyor sağa sola, gözlükler, şapkalar, hırkalar
sanki kağıt parçası gibi uçuşuyor havada.. Bir
kadının feryadı yükseliyor.
-Gitti çantam!.. İnsanlar peşine
düşüyor havada uçan çantayı yakalamak için . Herkes
sığınacak kuytu bir köşe arıyor. Çanakkale’ nin
rüzgarı yakıyor, sersemletiyor bizleri. Keyifli
başlayan gezi yavaş yavaş kabusa dönüşüyor.
Bu arada deniz, rüzgara eşlik
edercesine hırçın, dalgalar dövüyor kıyıları, beyaz
köpükler uzuyor da uzuyor… Doyumsuz bir manzara
sunuyor. Gökyüzü ayrı bir güzellikte. Doğa ile yarış
içerisinde .Ben de varım güzellik yarışında
dercesine. O gün yağmurlu denildi. İnadına bir damla
yağmur düşmedi… Gezimizin daha da zorlaşmasına
direndi sanırım.
Güzelim Gelibolu yarım adası
yıllar önce (1994 ) yürekleri dağlayan orman
yangınından yenik düşmüş görüntüsünü üzerinden atmış, yeşiline koşan bir görüntü endamı ile gelenleri
selamlıyordu. Anafartalar tepesi, apayrı bir güzellik
sunuyor. Kalplerimiz burada atıyor. Yürekler bir
oluyor. Burada hayat buluyoruz, ulus olarak Bir
tarafta Marmara denizi, diğer tarafta Eğe denizi
muhteşem bir manzara … Doruk noktasında
Anadolu’nun bekçiliğini yapan ecdadımız. Sessiz
sedasız yatıyor.. Bu bölgede 57. alayın yok oluşu
yüreklerimizi derinden sarsıyordu.
Etkisinde kaldığım yerlerden birisi de Seddülbahir, ilk şehitler anıtı denilen
yer. Seyit Onbaşı’yı, Yahya Çavuşu göğsümüz
kabararak rahmetle andık.
Seddülbahır dönüşümüzün son safhası . Köy çok güzel, manzara mükemmel, bölge harika, tarihi bir nokta;
ama köy yollarının daracık olması, otobüslerin
yollarda kalmaları, dönüş yapamamaları, bizi ve
tarihi mekanları üzüyordu. Çıkış yolu köyün içinden geçiyor. Kuyruk uzadıkça uzuyor. Öğrenciler sıkılıyor
ama çareleri yok beklemekten başka. Bir otobüsün geçeceği kadar genişlikte yol. Dönüşler korkulu
anlar yaşatıyor. Otobüsler yan yatıyor, devrildi
devrilecek. Adım adım ilerliyoruz. Köyün tam
çıkışında trafik karşıdan gelen arabalarla tamamen
arapsaçına dönmüş. Nitekim köyü çıkar çıkmaz yüz
metre ileride otobüs karşı
taraftan gelenin rahat geçe bilmesi için kenara
yanaşıyor ve araba yan yatıyor. (06 plakalı) Biz ve
bizim gibiler aynı tedirginliği defalarca yaşadık. Bu tür sorunları yaşamayı sanırım hak etmiyoruz.
Bin bir umutlarla yeni yerleri görme ,tarihini
tanıma sevinçiyle çırpınan yüreklere, korkulu anlar
yaşatmaya ne hakkımız var… Bunca turist çeken bir
bölge , yıllardır aynı sorunları yaşıyor, neden?
Gelişimizin, güzelliğini
dönüşümüzde de yaşadık. Çanakkale’den değil de
Gelibolu’dan Lapseki’ye geçtik. Araba vapurunda tüm
sorunlar bitti. Feribotun çevreye saçtığı köpükler
yeni umutlara yelken açmıştı. Nihayet yağmur
başlamıştı. Tüm olumsuzlukları alıp götürdü…
Samiye SEZEN SAYIN
BURSA-09.05 2005
Ana Sayfa |
|