| |
DÜŞLER
SOKAĞI
Yaşlı dünyamızla birlikte
bedenlerimiz, gün ve gün yenik düşüyor, zamanın
getirdiklerine .
Kentlerimiz kabuk
değiştirirken, insanlık da bu değişime ayak
uyduruyor. Değişim dalga dalga geliyor. Kıyıda
köşede kalmış değerleri de her dalga vuruşunda
alıp götürüyor. Ruhlar da, bedenler de günden
güne değişiyor diye düşünüyorum.
Yaşadığımız zaman diliminin olguları, düşünce dünyamıza,
duygularımıza ve de davranışlarımıza yön
vermektedir. Ülkemizde de AB’ye girme sürecinde
büyük değişikliklerin yaşandığı
hissedilmektedir. Daha fazla özgürlük, daha
fazla refah…
Değer yargılarımız, toplumsal ahlak
anlayışımız kapitalist düzenin çarkları
arasında, kendine yeni bir versiyon çiziyor.
Bireysellik, zenginlik ve güzellik, her şeye
sahip olmak; etrafında olup bitenlere duyarsız
kalmak. Kendinden başkasına hesap vermemek gibi
. Sosyal, ekonomik ve teknolojik değişimler ;
insanın dünyasında da belirsizliklere ve
çatışmalara neden oluyor zaman zaman. Sanırım
bu çatışmaları hepimiz yaşıyoruz.
Cool takılmak, ideolojilerin,
inançların, amaçların yok olduğu bir nesil,
insanı derinden düşündürüyor.
Bu gece Bursa kentimin
sokakları ışıl ışıl. İçimi aydınlatıyor ama, ne
yol kenarlarına açılan tezgahlar ne adım başı
avuç açan insanlar, ne de sevgilerini bir
birine sunan, özlemlerini gideren, hasretlerini
paylaşan insanlar beni hiç mi, hiç etkilemiyor.
İnsan seli içerisinden hızla akıyorum.
Zamanında yerinde olmak pahasına nice
güzellikleri yitiriyorum, bir çok insan gibi.
Önümde genç bir grup pür neşe ... Etrafa neşe
saçıyorlar. Şarkıları ile gönüllere huzur
sunuyorlar, şakalaşıyorlar, iltifatlarda
bulunuyorlar birbirlerine .Hepsinin kanı
kaynıyor, kızlı erkekli… Etraftan tepkiler
geliyor. Bunlarda ne, bu saatte bu kızların, bu
oğlanların yanında işi ne ? Bu gençlik mi ?
Şaşkınlık ve gıpta dolu bakışlar arasında
gençler yollarına devam ediyorlar.
Sokaklarda erkek
egemenliği hakim, yoluma devam ederken,
belediyenin ramazan etkinlikleri karşıma
çıkıyor. Harika bir organizasyon, sanki bir
festival kutlaması var. Zekai Tunca‘nın konseri.
Kalabalık. İğne atsanız yere düşmeyecek. Burada
da ne yazık ki erkek egemenliği hakim… Nedir bu
toplumun hali demekten kendimi alamıyorum .
O gecesi
doyumsuz bir keyifle, Oktay Arayıcı ‘nın eseri
olan “Nafile Dünya”adlı oyunu Ahmet Vefik Paşa
tiyatrosunda izliyoruz . Dönüşte Zekai Tunca’nın
eşsiz yorumu ve nefis sesi kulaklarımızın pasını
sildi süpürdü. Geceye bir yıldız gibi düştü.
Şarkılarla duygular derinleşiyor, davranışlarla
bütünleşiyordu.
Kentimin sokakları
hareketli olabildiğince, hızına yetişmek yürek
istiyor ve de gören göz. Herşey güzel ta ki
metro girişine kadar! Heykeldeki kalabalığı
geride bırakarak metro istasyonuna yol aldık.Ne
de olsa zamanımız sınırlı idi. 24 ‘ten sonra
ulaşım sorunu başlayacaktı. Merdivenleri hızlı
hızlı inerken bitiminde genelde alışık olduğum,
manzara vardı.Dokuz yaşlarında bir erkek çocuk.
Merdiven bitiminde, bacaklarını karnına doğru
çekmiş kollarını bacaklarına kelepçelemiş yorgun
düşmüş ve de üşüyen bir beden . Önünde de
sakız kutusu. Gelen geçen para atıyor. Bir an
durdum. ”-Hala sen burada mısın?” Sorusunu gayri
ihtiyarı yöneltim. Canımı fena sıkmıştı.
Başını kaldırıp,
sadece soran gözlerle baktı… Benden beklediği
paraydı. Kutudaki sakızların satılmasıydı.
Dışarıdaki hayat onu hiç mi hiç
ilgilendirmiyordu.
Okula hiç gitmemiş.
Yaşıtlarından apayrı bir dünya da,
yatağında olması gereken saatte sokaklarda…
İçime sindiremedim .. Bu yoldan her gün
yüzlerce kişi gelip geçiyor. Yetkilisi
yetkisizi. Görmemek mümkün değil.Bunun gibi
onlarca çocuk var.Sonuç duyarsızlık , vurdum
duymazlık, eğitimsizlik. Okula gitmeyen çocuk
kalmasın diyoruz. Kampanyalar düzenliyoruz. El
ele diyoruz ama…
Yanlışları değil, doğruları yakalamaktır,
mantığından hareketle, oradan
uzaklaşırken Şubat ayında Bursa İhtisas
Hastanesinin bahçesinde yaşadığım olay gözümün
önünde canlandı.
Kış güneşinin
ışınlarından yeterince yararlanmak isteyen
insanlar gibi bizde kantinin önündeki masalara
oturmuştuk. Çayımızı yudumlarken, hastanenin
bahçesindeki hareketliliğe kendimizi
kaptırmıştık. Ambulansların biri geliyor, biri
gidiyor. İnsanlar sel gibi akıyor. Bir taraftan
otomobiller diğer taraftan koşanlar, bağıranlar
ağlayanlar tam bir kaos. Bir ara kantinin önünde
uzun süre duran birkaç kişiye gözüm takıldı.
Önlerinde boya sandığı 14 -15 yaşlarında esmer,
tenleri yanık. Gözler simsiyah zeytin gibi.
Elleri boya içinde. -Boyayalım abi !-Abla
boyayalım mı? Gelene geçene söz göndermesi
yaparak işlerini yapmaya çalışıyorlar. Zaman
zaman da masaların aralarında dolanıyorlar.
Birisi göz işareti ile yanıma geldi.
Ayakkabılarıma baktı hemen.
Gözlerinin içine bakarak “ –Sen okula gidiyor
musun” diye sordum. Birden anlam veremedi, neden
sonra, -Evet gidiyorum dedi.Hangi okula
gittiğini kaçıncı sınıfta olduğunu sordum. Peki
neden buradasın? Okulda değilsin? Dediğimde
çalışıyorum, para kazanıyorum, görmüyor musunuz?
Gibi yanıt verdi. Annesinin ve babasının okula
göndermeyip, çalışması gerektiğini anlattı. Peki
sen bir haftadır buralardasın okula
gitmiyorsun, seni okuluna bildireceğim dediğim
de; engellendiğini ya da haksızlığa uğradığını
düşünerek savunmaya geçti. Satranç oyununda
olduğu gibi can alıcı hamle son hamlede gelir
misali O nun hamlesi de “Sen bizim ekmeğimizle
mi oynayacaksın geçimimiz bu, bizim “Oldu. Bir
insanın davranışını belirleyen etkenler akıl,
duygu ve inançlarıdır. Çocuk ailenin
değerlerini, toplum değerlerinden üstün
tutuyordu. Kültürel değerlilik, sosyal yaşantı
neydi? İnsan ilişkileri onun dar kalıplarındaki
ilişkilerdi.
Gecenin karanlığında yol alırken, geleceğin
dünyasında bu günün yerini ve önemini irdelemeye
başlamıştım. Yüreğimin derinliklerinden de bir
ses yükseliyordu.
”Herkes kadar yapıyorsan, hiçbir şey
yapmamışsındır”, ”Yarınlar, yorgun ve bezgin
kimselere değil, rahatını terk edebilen gayretli
insanlara aittir.”
Samiye SEZEN SAYIN
BURSA-15/10/ 2005
|
|