| |

“Çok okuyan değil, çok gezen bilir.” sözü
doğruymuş. Edirne şehrinin methini Tarih
kitaplarında okurdum. Yıllarca Osmanlı
İmparatorluğu’na başkentlik yapmış, her zaman
yeniliklerin yaşandığı ilk yer olmuş, her yanı
buram buram tarih kokuyormuş diye.
Her yıl Edirne’nin ilçesi olan Uzunköprü’de
yaşayan babaannemin yanına gideriz. Ama daha
önce aklımıza yalnızca iki saat uzaklıkta olan
Edirne’ye gitme fikri gelmemişti. Boş bir
günümüzde, Edirne’ye gitme önerimin ailecek
onaylanması üzerine yola koyulduk
Ne yana baksak
çeltik, ayçiçeği ve buğday tarlaları görüyorduk.
Hasat mevsimine denk gelmiş olacağız ki tarlalar
ürünleri toplamak için gelen insanlarla doluydu.
Herkes büyük bir istekle çalışıyordu. Kim bilir
neler geçiyordu akıllarından? Acaba şu beride
duranın ailesinden biri mi hastaydı? Şu kırmızı
entarilinin de yüzündeki gülümsemeden belli
oluyordu yeni evli olduğu. Traktörün başındaki
adamda da bir acelecilik vardı. Bir an önce eve
gitmek istiyor gibiydi. Haklı. Kim bilir ne
denli yormuştu onu bu uçsuz bucaksız toprak...
Okullar şehrin girişinde
toplanmıştı. Birinin yanında diğeri; sıra sıra
dizilmişlerdi. İçerilere doğru yol aldıkça ünlü
Selimiye Camii’nin minareleri de ortaya çıkmaya
başlıyordu. Yalnız bir terslik vardı burada.
Dört tane olması gereken minareler ikiye
inivermişti. Etrafa şaşkın şaşkın bakarken
düşüncelerimi anlayan babam, caminin şehrin
neresinden bakılırsa bakılsın iki minaresi
görünecek şekilde inşa edildiğini söyledi. Kısa
bir süre sonra şehir merkezine ulaştık. İşte
büyük Selimiye Camii tüm heybeti ve dört
minaresiyle karşımdaydı.
Arabamızı camiye yakın,
etrafında birçok hediyelik eşya dükkânı bulunan
bir çarşıya park ettik. Ana kapı yerine, bizi
içinde camiye giden üç kapı bulunan bir çarşıya
sokan rehberimiz, babama bu çarşının adının
"Bedesten Çarşısı" olduğunu söyledi. Bu kelime
Arapçada dükkânlar topluluğu anlamına
geliyormuş. Yanan birçok lâmbaya karşın tam
anlamıyla aydınlanamayan çarşıda dikkatimi en
çok meyve şekilli sabunlar ve badem şekerleri
çekti. Böylece rehberimizin açıklama yapmasına
gerek kalmadan Edirne’nin en meşhurlarını
öğrenebilmiştim.
Caminin içi, tam hayal
ettiğim gibiydi. Yerdeki halılar, tavanda ve
duvardaki çini işlemeleri ve tavandan sarkan dev
avizeyle cami, tek kelimeyle büyüleyiciydi.
Yalnız, bir şey hayalimdeki Selimiye’den
farklıydı; o da altın işli olarak duyduğum,
üzerinde ters bir lâle bulunan çeşmeydi. Aç
gözlü insanlarımız, maalesef kazıdıkları
altınlarla beraber çeşmenin tüm güzelliğini de
alıp götürmüşlerdi.
Camiden çıktıktan sonra içinde
Osmanlı padişahlarının ve askerlerinin kullanmış
olduğu eşyaların sergilendiği bir müzeye gittik.
İçki kadehlerini, tabakları, giysileri görünce o
zamanlara dalıp gitmemek, o zamanları o
insanlarla yaşıyormuş gibi olmamak imkânsızdı.
Oradan yine çok
ünlü bir yer olan Edirne Kapalı Çarşısı’na
gittik. O gün, beni en çok üzen ve hayal
kırıklığına uğratan bu çarşı olmuştu. Orası
bomboştu. Çarşı dediğin kalabalık, bağırış
çağırışlarla dolu, her türlü insanı
görebileceğin, hayatın kalbinin orada attığı yer
olmalıydı. Duvarda altı ay kadar önce nedeni
bilinmeyen bir yangından ötürü büyük zarar
gördüğünü ve restore çalışmalarının devam
ettiğini belirten bir yazı vardı. O gün ikinci
kez insanların ne kadar acımasız olabileceğini
anlamıştım. Bu çarşıyı yakanlar, sadece
dükkânları ve dükkânların içindeki malları
yakmamışlardı. Bir parça ateşi de dükkân
sahiplerinin evlerinin içine bırakmışlardı. En
büyük alevi de en önemlisine, milletimizin
tarihine saklamışlardı; sadece çarşıyı değil,
içinde yaşattığı bütün hatıraları da yok
ettiklerini anlayamamışlardı.
Güneşin yavaş yavaş gökyüzünden
kayması, günün bitmek üzere olduğu haberini
veriyor; canım Edirne’mle vedalaşma vaktine az
kaldığını söylüyordu. Günü çok güzel bir şekilde
bitirdik. Son durağımız birbirinden güzel ahşap
evlerle dolu, o günden bu güne bozulmadan kalmış
bir Osmanlı mahallesiydi. Evlerin o işlemeli,
ahşap kapıları her açıldığında eski bir Osmanlı
hanımefendisi görmek umuduyla bakıyor; kapıdan
çıkanı görünce, dünü değil de bu günü yaşamam
gerektiği için kendime acıyordum.
Edirne gezisinin ertesi günü
eve döndük. Sorunsuz bir yolculuk yapmıştık.
Diğerlerini bilmem ama Edirne’den ayrılsam bile
ben hâlâ orayı yaşıyordum.
Eren ARSLAN
Söke Hilmi Fırat Anadolu Lisesi Öğrencisi /
AYDIN
|
|