Ana Sayfa

 
 

Edebiyat

 
 

Öyküler

 
 

Makaleler

 
 

Şiirler

 
 

Tiyatro

 
 

Hakkımızda

 
 

İletişim

 
     
  Hidayet Karakuş
Nazan Duman
Kübra DurmuşGülçin Can
Hüseyin Durmuş
Emrah Buran
 
 

 
   
     
 

YAZILARINIZI
BEKLİYORUZ





kafiyenet okurlarının siteye katkılarını bekliyoruz.
Yazılarınızı iletin, yayınlansın.
Şimdiden katkılarınız için teşekkür ederiz.

İletişim adresi olarak
yazi@kafiye.net
adresini kullanabilirsiniz.

 
     
     
    
  ÖYKÜ  
  ADNAN DOĞAN  
 
 
             ELİF

 NEDEN MUSLUGÜME?

        215 nüfuslu, 59 haneli bir köyü araştırmanın kolay olacağını düşünmüştüm, fakat hiçbir şey umduğum gibi çıkmadı. Hani ara sıra derim ya: “Ummak, bazen umulmayanı yaşamaktır” diye...

       Hah tamam, aynen öyle!..

       “Kahramanım benim!” diyordum, “Adnan Doğan sen, hey!..” diye mutluluk şarkıları söylüyordum... Karakeçili bir Yörük köyünü ortaya çıkardığımı düşünüyor, “Tarihi onlar yaşadı, sen de yazacaksın...” diyordum.

       Olmadı, elime yüzüme bulaştı...

       Beceremedim!

       Aklım karıştı!..

       Oysa ne kadar da çok istemiştim.

        Yani şimdi siz de diyeceksiniz ki; “Yahu be Adnan Doğan, alt tarafı 215 kişi say say, yaz...”

       Kolaysa gel de sen yaz!

        Hayatımda hiç Muslugüme gibi ilginç, gizemlerle, sır dolu bir köy ne duydum, ne de gördüm. İstedim ki sizlerle paylaşayım.

       Ve elimden gelirse romanını yazayım. 

       Muslugümeli Manas kızı Fikriye, Battal Efe İsmail, Yaykın dağındaki Eylül ve Habbe, Ümmüler ve Elifler unutulmasın istedim.

       Yörük köylerinin kültürleri yaşatılsın...

       Ama iyi ama kötü elimden geleni ortaya koydum!..

       Ve devam ediyorum.

        Mazisi olmayanın atisi olmaz, dedim...

        Bu yazı dizisinde Yörükleri, öz be öz Türk insanını, Muslugüme’nin güzel insanlarını... Baharı beklerken solan, toprağa düşen Eylülleri!..

        Evet, onları yazayım.

        Bir tutku bu bende, ağlarken güleceğimiz; gülerken de düşüneceğimiz ve “Ne oldu bize böyle?”  diye soracağımız insanları

yazmak...

        Kısaca böyle!..

        Umutların yeniden yeşerdiği güzel günlere yürüyebilmek temennisi ile sizleri Muslugüme köyünün sokaklarına, dahası Eylüller’in yaşadığı zaman ve mekanlarda soluk almaya, yaşamaya çağırıyorum!.. 

       Gelir misiniz?...

       İlerideki sayfalarda Neden Muslugüme, sorusuna yanıt alabileceğinizi umuyorum.

       Saygı ve sevgilerimle... 

Ciğeri Delik Deve

 

       Yörüğ’ün birinin bir devesi vardır ve günün birinde bir Yahudi ile devenin gelirlerine ortak olur... Aradan tam on yıl geçer, ortaklıkları sona erer. Kazançlarını paylaşırlar, Yahudi deveyi de yanında götürmek ister, Yörük itiraz eder, sorar:

       -Yahu kardeşim, sen geldiğinde bu deve benimdi, şimdi hangi hakla götürmeye çalışıyorsun?

       Yahudi:

       -Doğru söylüyorsun bu deve senindi, fakat on yıldan bu yana yemini, suyunu ben verdim, tımarını, bakımını yaptım, bu hakla deve benimdir. 

       Durum mahkemeye intikal eder, şaşıran kadı Yürüğe sorar:

       -Bu devenin sahibinin sen olduğuna dair bir işaretin, bir belgen var mı?

       Düşünür Yörük, der ki:

       -Bu devenin ciğerinde iki delik vardır... Keselim. Yok, ciğerinde iki delik çıkmazsa Yahudi’nindir. 

       Sevinerek kabul eder Yahudi. Deve kesilir görülür ki, ciğerinde iki delik vardır!.. Şahit olanlar şaşkın, sorarlar:

       -Sen bunu nereden biliyordun?

       Yörük:

       -Bu devenin küçükken iki yavrusu ölmüştü! 

       Karakeçili Yörüğü Muslugüme köyünde ciğerinde çok fazla delikleri olan o kadar insan var...

       Yaz yaz bitmez ki!..

 

                                         “Hiç kimseyi nefret edebilecek

                                   kadar önemsemiyorum.”

                                                                           Birol GÜVEN

  GİRİŞ

 

       Bazen olaylar ve insanlar sizi etkiler, merak edersiniz. Bu öyle bir tutkudur ki araştırır, düşünmeden geçemezsiniz.

       Olayların ve o yerin içerisinde kahramanlarla birlikte yaşadığınızı, onların da sizi gördüğünü, duyduğunu hisseder, düşünürsünüz.

       Ve hatta zaman zaman kızdıklarını...

       Kısaca böyle!

       Kendimi “SON MUSACALI” hissettiğim gibi!..

        Kimdi bu MUSACALILAR...?

        Yıl 1176, Çivril yakınlarındaki Akdağ’da Miryakefelon (Karamıkbeli Savaşı da diyor bazıları) Savaşına bakmadan Musacalılar’ı, Teynerliler’i, Kunarlılar’ı, Dirlisinliler’i, Samurtalılar’ı, insanlarını anlamak mümkün mü?

       Evet, kim bu Musacalılar?... 

       II. Kılıç Arslan Bizans İmparatoru Manuel’ in ordularını  yener. Bu savaş Türklerin Anadolu’ya  tamamen yerleştiği, bir daha  çıkmama adına yurt edindiği bir savaştır.

        Babamın köyü Haydan’da Selçuklu dönemine ait camii ve Dedeköy Türbeleri günümüzde de ayakta ve zor da olsa yaşamaya devam etmektedir!..

       Haydanlılar’la Musacalılar aynı insanlar mıydı?

       Benim Son Musacalı olduğum gibi...? 

       Yani şimdi siz benim biraz, belki de fazlasıyla hayal kurduğumu düşünüyorsunuz değil mi?

       İyi öyle olsun!

        Ancak Haydan’ı bilenler gelsin bir de Muslugüme’yi görsün, görsün ki; bugünkü Muslugümeliler Musacalı bile olmadıkları halde aradaki benzerliklere baksınlar, hemen hemen aynı kültürün yaşatıldığını yaşasınlar...

       Onlar Koyun Baba’ya gitsinler... Ve hatta Koyun Baba Türbesinin bahçesinden bir yaprak, bir taş alsınlar! Sonra da gidip Dedeköy Türbesine ait herhangi bir şeyi alsınlar...

       Neyse şimdilik geçelim.

        1176’dan itibaren II. Kılıç Arslan’ın askerleri akın akın Batı Anadolu’ya akar, gelir. Tabea önlerinde Bizans Tekfuru Davinnios (Davinas) kaleyi çok iyi savunur. Tabea konum olarak öyle kolay

fethedilecek bir kale değildir.

       Çok az adamın savunduğu Tabea’nın önünde Türkler şaşkındır. Ancak tekfurun kızı Türk komutana aşık olur ve kalenin kapısını açar.

       Türk komutanına sorarlar, “Nereyi aldın?” diye, der ki; “Kale-Davinas!” (Davinas’ın Kalesi)

        Zamanla, “Kale-Davas” olarak söylenmeye başlar...

        Bugünkü Tavas ilçesinin eski adı YARENGÜME’ dir. Yaren; dertleşmek, sohbet etmek, güme de toplanılan yer anlamındadır...

       Kimileri; Muslugüme adının köyün kekliklerinin bol olduğundan kekliklerin toplandığı yer, anlamında olduğunu söylüyorlar.

       Ne kadar doğru?

       Sanırım bilmeden konuşuyorlar. 

       Yörüklerde Muslu, Mustafa olduğuna göre Muslugüme; Mustafalar’ın toplandığı, iskan ettiği, edildiği yer demektir...

       Yani!..

        1176 Musacalı’dan, 2006 Muslugüme’ye belgeselini o köyde yaşamış ve yaşayan tüm EYLÜLLER adına, ki ben; SON MUSACALI olarak kendime dert edindim ve bu yazı dizisini hazırladım.

       Nerede ne zaman bir Eylül yaşamışsa onları, yaşadıkları mekanları, zamanları seviyorum.

        Elimde değil, seviyorum!..

                                                            Adnan Doğan/ORTACA  

               Dip not: Bildiklerinizi benimle paylaşın, unutmayın ki paylaşıldıkça eksilmeyen, artan yegane servet bilgidir, ilimdir.

  

                                                   “Korkularla büyüdük biz,

                                                    hiç bırakmadı ki yakamızı...”

                                                                           Adnan Doğan 

BAŞLARKEN 

       “İyi değil” diyor köyünün imamı Cemal, “Doğrusu bu değil... Yanlış var bu işte!..”

        Yürüyor Koca Mustafa köyünün dar sokaklarında yorgun, yalpalamakta...

       Kulaklarında çınlıyor Küçük Osman’ın söyledikleri: “Yapma bacanak, etme! Hem bugüne kadar kime ne hayır getirmiş ki değişiklik?... Bu işin sonu kötü, iyi değil!..”

        Tek başına yürüdüğü sokakta kendi kendine konuşuyor; “Olacak, bu iş olacak. Veli’yi de Fikriye’yi de çocuklarım gibi seviyorum...” diyordu...

       Emin oğlu, Elif’den olma Koca Mustafa!

       Babası Emin, Çanakkale Savaşında şehit düşmüştü...

       Kabrinin nerede olduğunu bilen biri bile yoktu.

       O, bir şehidin oğluydu!.. 

       “Çanakkale geçilmez” diye göğsünü siper etmiş bir adamın oğlu...

        Şehit oğlu Yetim Mustafa!..

        Musacalı’dan Muslugüme’ye giden yollardayım. “Gel” diyor Elif, “Köyüme gel!..

       DÜŞÜNÜYORUM! 

       Eylüller düşüyordu birer birer!..

        Kimi göğsünden vurulmuştu yatıyordu yerde... Kimi verem olmuştu derdinden, ölmüştü yolda...

       Ellerini kaldırmıştı Battal Efem, güya dostluk ve barış adınaydı oynanan zeybek! Vücuduna saplanan kurşunlarla düşerken toprağa, şaşkındı... Anlam veremediği kayıp bir hayatın yitikliğinde son anıydı yaşadığı!..

        Çaykenarı’ndan (Çaygın) Yaykın dağına çağırıyordu Karakeçili Yörük kızı bahtsız Elif, “Gel” diyordu, “Köyüme Eylülleri görmeye gel...”

        Elif ah... ben senin köyünden hiç ayrı düşmedim ki!.. Eylüller düşerken toprağa, düştüm onlarla bende!..

        Elif’in “Gel...” deyişiyle gittiğim hangi Eylül’ü yazayım, onlar o kadar çok ki...

        Yaykın dağında öldürülüp gömdükleri konar-göçer Yörük kızı Eylül’ü mü?

       Yakılarak öldürülen Habbe’yi mi?

       Değirmende kızgın yağ dökülerek işkence edilerek can çekişe çekişe öldürülen kadını mı?

       Anlat anlat, yaza yaza bitmez...

        Dedim ya, EYLÜLLER o kadar çok ki!.. 

                                                           “Zalimin zulmü varsa

                                                            kabağın da sahibi var...”

 EYLÜLLER ADINA 

       Yaykın dağında konar göçer Yörük kızıdır, adı Eylül. Daha 14yaşında küçük ya, boy atmış serpilmiş, omuzlarında uzun saçları, ince beli, fidan gibi boyuyla çok güzel bir kız olmuştur Eylül...

       Ve bir gün kendini bilmez birkaç serseri, eşkıya saldırır Eylül’e... Hoyrat ve kaba elleriyle eşarbını sökercesine alıp çıkarırlar başından

 

uzun fistanını parçalarlar. Bağırır, imdat ister ya Eylül, dağın başı!..

       “Yapmayın, kıymayın ağalarım!..” diyen Yörük Kızı Eylül’e aldırmazlar... Hiçbiri dinlemez, aksine büyük bir iştahla saldırırlar... Kimi kafasını tutar, kimi göğüslerini sıkar. Eylül bağırır; “Kulunuz-köleniz olam ağam etmeyin, bana kıymayın...”

       Dinleyen kim?      

       Daha 14ünde tomurcuktur Eylül! Ne baharı yaşar ne de baharda gül olmayı!.. Hayat, iki dipsiz zindan ortasında bir cehennem alevidir, o an onun için...

        Konar göçer Yörük kızı, adı EYLÜL!..

        İstek, şehvet ve arzularının kurbanı olanlar sırasıyla hiç durmaksızın Eylül’e tecavüz ederler. Saatler boyu biri kalkar, diğeri kapanır üzerine...

        “Ayağınızın tozu olayım ağalarım, kıymayın...” diyen Eylül, çaresizdir. Gözyaşları içerisinde Yaratıcısına sığınır, bilir ki; “Zalimin zulmü varsa, mazlumun da sahibi vardır!..”

       Ne demiş eskiden Yörük Atalarımız:

       “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste...”

  

                                                                “Hiç kimse bu kadar

                                                                  uzun oynayamaz.”

                                                                               F. AĞYAR

 HABBE 

       Yaykın dağında Tekke Mevkiindeki mezarında tek başına yatan Habbe’yi (Habibe) kime sordumsa, “Bilmiyoruz...” dediler.

       Osmanlı’nın son döneminde sokak arası eşkıyaları henüz kim olduğu bile bilinmeyen Habbe’ye hem çamaşırlarını yıkatırlar, hem yemeklerini yaptırırlar ve işleri bitince yakarak öldürürler, gömerler...

       Niye mi?

       Habbe’nin eşkıyaları köylülere ihbar edeceklerini ve böyle bir günün mutlaka bir gün başlarına geleceklerini, bunun kaçınılmaz olduğunu düşünürler de...

       Hani “EŞKIYA DÜNYAYA HÜKÜMRAN OLMAZ” diye bir söz var ya...

       En iyisi yorumsuz geçeyim. 

       İnsan bazen kelimelerde gereğinden çok daha fazla zorlanıyor da!..

         Biliyorum, bugünlerde darmadağınığım, perişanım... Haydan, Musacalı, Muslugüme fay hattında sıkışmışım... Boğuluyorum.

       “Görünen köy kılavuz istemez ki!..” 

       Kızıyorum mu, seviyorum mu 

       Belli değil!

       Değil!.. 

       Ne kadar da çok seviyormuşum meğer?...

       Ya da sevmeye, sevilmeye ihtiyacım varmış!.. 

       Geçelim, desem...

        Türk’ün Töresinde küçük masum bir kıza tecavüz yoktur, Türk’ün dünyasında kadınları yakarak öldürmek yoktur.

       İyi de ya bu yaşanılanlar?

       Baharın geldiğini bile anlayamadan toprağa düşenler!

        EYLÜLLER!..

        Türk’ün inancında doğumda ölen kadın şehittir.

       Namusu uğruna can verenler şehittir.

       Türk’ün dünyasında namusunu, vatanını, bayrağını ve inancını savunmak vardır. Ya bu uğurda ölürsün olursun şehit, ya da gazi...

       Üçüncü bir ihtimal yoktur.

       Kim ki; “Var” diyor, o bizden değildir!..  

        DEĞİLDİR...

                                                       “Sahibini tanımadan              

                                                         kabağın çilesini

                                                         anlamak mümkün mü?...”

                                                                        Adnan DOĞAN

        Güneş batınca karanlık olur! Her karanlıkta haykırır, bağırır, feryat eder “Kız Mezarlığı” nda yalnızca tek başına yatan EYLÜL. “Buradayım” der, “Kaç asır geçti aradan ve ben buradayım... Görün artık, duyun sesimi!..”

       Konar-göçerlerin Yörük kızı Eylül; zorbaların karşısında ırzını, iffetini koruyamamış, Yaratıcısına sığınarak son anında nefesini vermiştir. Henüz gonca iken baharda açan bir gül bile değildir, olamamıştır.

       Yörük kızı EYLÜL.

       Şehidim benim!.. 

       Yaykın dağı meçhullerle dolu bir yer, “Kız Mezarlığı” ise bir efsanedir Muslugüme köyünde.

       Ya Manazlar’dan Emin kızı Ümmü?

       18yaşında, baharının başında!.. Mezarının başucundaki al şalı

ile; “Unutmadık, unutulmadın...” diyor sevenleri... 

       EYLÜLLER’i yazmak o kadar zor ki...

       Ne diyor Yunus:

       “Bugün bana, yarın sana/ Benim için bir dua okusana...” 

        Not: Yaykın Dağı Efsanesi, yaşayanların ağzından devam edecek.

                                           “Bir insan herhangi bir yerde lehte

                                           ya da aleyhte konuşuluyorsa,

                                           varlığı hissediliyor demektir...”

                                                                     Sami GÖKMEN

                                             CHP ESKİ MUĞLA MEBUSU 

KARA ZEYBEK SÜLEYMAN

        Kara Zeybek Süleyman’ın torunu Mehmet’in torunu Vehbi Zeybek (Molla Kadir oğlu) amca ile yapmış olduğum konuşmalardan anlattığına göre Kara Zeybek Süleyman, Acıpayam (Eski adı Garb-ı Karaağaç) Avşar köyünden gelme.

       Bu küçük aşiret önce Dirlisin’e (Yeni adı Alanyurt) gelir. Dirlisin köyünde birini vurur...

       Ben burada küçük bir açıklama ve hatırlatma adına o günün Osmanlı kanunlarına dönmek istiyorum. O günün yasalarında diyor ki: “Bir yerde suç işleyen; suçu işlediği il sınırlarını aşıp başka bir yerde dul bir kadınla evlenirse, suçu affedile...”

       BAŞKA?

        “Öksüz bir kız ile evlenen vergiden ve askerlikten muaf ola...” 

       Kara Zeybek Süleyman Acıpayam Avşar köyünden Dirlisin köyüne geldi demiştim ya, Dirlisin’de suç işlediğine göre Muslugüme’ye nasıl geldi?...

       O günlere dönersek; Dirlisin Aydın’a, Muslugüme köyü de Muğla’ya bağlı... Geriye kalan Kara Zeybek Süleyman’ın Muslugüme’de dul bir kadınla evlenmesi!.. 

       Burada bazı sorular kafama takılıyor da. Acaba diyorum ki, Kara Zeybek Süleyman Muslugüme köyüne geldiğinde dul bir kadınla evlendiğine göre, Vehbi Zeybek amcanın bazı dedikleri doğru değil! Dedi ki: “Muslugüme köyüne ilk gelen Kara Zeybek Süleyman dedemdir.” İyi de o zaman o dul kadın nereden geldi?

       Demek ki Muslugüme köyü Kara Zeybek Süleyman’dan önce vardı.

       Bu durumda Muslugüme köyünü kuranlar ne Zeybekler, ne de Manazlar...

       Alabazlar da Zeybekler’in emmioğulları olduklarına göre demek ki onlar da Zeybekler’le birlikte geldi.

       Soruları sormadan doğru cevaplara ulaşmak mümkün mü?...

       Daha başka bir gerçek de var, Manazlar’ın ve Zeybek Yörük aşiretlerinin baskın olmaları... Yani burada biraz da hakimiyet kavgaları var.

       Ben bunları da geçmek istiyorum.

       İnsan her bildiğini yazmamalı...

        Bu arada dikkatimi çeken başka bir olay da araştırmacı yazar Dr. Muharrem Bayar hocamla biz ikimiz Kara Zeybek Süleyman’ın mezarı başında onun doğum ve ölüm tarihinde anlaşamadık.

       O uzman olduğuna göre sahi o an niye dikkate almadım, hala bunu anlayabilmiş değilim...

       Kim bilir belki de Kara Zeybek Süleyman çok da o an için umurumda değildi, bilemiyorum.

       Ya şimdi?

                            “Yaşamak dediğin, gecenin karanlığına             

                      rağmen buğulu cama güneşi çizebilmektir...” 

MUSLUGÜME HİKAYELERİ

 

       Biliyorum, evet canınız sıkıldı; “Ne bu ya” demeye bile başladınız...

       Eee, ne yapalım bu işler böyle!

       Her şey her zaman güzel değil ki!..

       Hayatınızdan acıyı alın geriye ne kalır, hiç düşündünüz mü?...

       İsterseniz camınıza güneşi çizmeyi deneyin!

  HA ÇAKAL!

        Muslugüme köyünden Çalım Hasan oğlu Sadık Yalgın tarlasında çalışırken köyü kaymakam ziyaret eder ve “Kolay gelsin dayı” diye bağırarak kahveye gider, köylülerle sohbet eder.

       Dönüşte kaymakam Sadık dayıya elini kaldırır, “Hoşça kal...” diye seslenir. Öfkelenen Sadık dayı, tarladaki işini bırakır kahveye gelir, burnundan solumaktadır. Sorarlar:

       -Noldu Sadık dayı, niye bu kadar öfkelisin?

       -Az önce adamın biri geçti gitti ona kızıyom.

       -O adam dediğin bizim yeni kaymakam be Sadık dayı.

       -Kaymakam maymakam anlamam, önce adam olsun!

       -Noldu ki be dayı?... diye sorar köylüleri.

       Sadık dayı:

       -Giderken elini bana doğru uzattı, “Ha çakal!” dedi de!..

 

                                                      “Masa başında dünyayı

                                            kurtarmak ne kadar kolaydır.”

                                                                          D.L. GEORGE

 NÜFUSUN MEMURLARI 

       Muslugüme köyünde Düngüller; kendilerinin Zeybek, olduklarını söylüyorlar.

       -İyi de niye soyadınız Düngül, diye soruyorum.

       Hacı Ali oğlu Hasan Düngül, diyor ki:

       -Soyadı kanunu çıktığında babam Durmuş oğlu Hacı Ali, soyadının Zeybek yazılmasını ister, fakat nüfus memuru; “Fazla konuşma, otur yerine Dingil!” der. Sıra babama geldiğinde “Senin soyadını Düngül koydum, Dingil!..” der... Babam beğenmez, fakat yapabileceği de bir şey yoktur...

       Gördüğünüz gibi adamın karşısında koskoca memur var!

        Belki yeri ve zamanı değil ama bizim araştırmacı- yazar Günür hocamız var, ona sordum:

       -Hocam adınız niye Günür?

       -Ya sorma!.. Bizim nüfus memuru sağırmış, babam “Güngör” demiş, adam Günür anlamış...

       -Şikayetçi misin?

       -Gittiğim okullarda erkek öğretmenlere üzülüyorum!

       -Nasıl yani?

       Günür Hoca:

       -Onlar Günür adında bir bayan öğretmen beklerken beni görünce şaşırıyorlar da...

        Not: Sen dua et hocam, hiç olmazsa “Gönül” yazmamış!.. 

                                                         “Ayakta ölmek, diz üstü     

                                                          yaşamaktan evladır.”

                                                   Franklin D. ROOSEVELELT 

ALIN BUNDAN!

        Muslugüme köyünden Havana Nene, Kale ilçesine ceviz satmaya gider. Durmaksızın bağırır

       -Gelin... Alın bundan, bundan alın!..

        Tesadüfen oradan geçmekte olan Muslugümeli Zurnacı Mehmet, Havana Nene’nin yanına gider, bir müddet onun bağırışını izler ve sorar:

       -Teyze sattığın nedir?

       Havana Nene:

       -Unuttum oğlum ben onun adını!

       Zurnacı Mehmet:

       -Teyze bunun adı ceviz, anladın mı?... Ceviz...

       Havana Nene:

       -Ha oğlum, öyledir.

        Zurnacı Mehmet, Havana Nene’nin yanından ayrılırken o, gene başlar bağırmaya:

       -Bundan alın... Alın, bundan alın... Alın bundan!..

        NOT: Bugün hala Muslugüme köyünde ana ve babalar çocuklarına kızdıklarında; “Havana Nene akıllı çocuğum...” demektedirler!

  KILCI MEHMET

 

       Eskiden bugün olduğu gibi süse (asfalt) yollar yoktu. İnsanlar eşyalarını atların, eşeklerin ve katırların sırtında taşırdı...

       Bilmeyenler öğrensin diye yazıyorum da!..

        Muslugüme köyünden Emin oğlu Hacı Mustafa, Zurnacı Mehmet ile birlikte kıllarını atlara yükler ve Kale ilçesine çul dokutmaya götürürken onları gören Durmuş oğlu, Fatma’dan olma Mehmet Durgut bağırır:

       -Mustafa dayı... Mustafa dayı...

       Zurnacı Mehmet:

       -Eh, der.

       -Benim kılları da götürür müsün?

       Zurnacı Mehmet:

       -Getir, diye bağırır.

        Kıl çuvalını sırtına yükleyen Mehmet Durgut, kan-ter içerisinde Yaykın dağında yetişir, der ki:

       -Mustafa dayı, benim kılları da atına yükleyiver.

       Şaşıran Hacı Mustafa, sorar:

       ANA SAYFA

 

 
     
     
   
 

    

 
     
 

 
     
     
 

 
   Günlük Özgürlük  
 

 
     
  Dr Tuncay Filiz
Milli Eğitim Baka.Çanakkale
Kültür ve Turizm
İzmir Belediyesi
Konak Belediyesi