| |
KAZA
Hikayeler midir önemli olan; yaşatanlar mı
hikayeleri?... Zaman mı daha ağır, yaşattıkları
mı hayatın… Eşlik edemediğim bir dans olmalıydı…
Rengini seçemediğim bir ebruli… Göremediğim,
saydam saatler geçirdim belki onunla…
Mürekkepleri yetiremedim hiç, onu yazmak için…
Ama içtenliğimde yanlış olan birşeyler
olmalıydı… Çünkü bu yüzden bu halde olmalıyım.
Kendimi kaybettiğim anlarda, neden hep
karanlığın fonunda onun yüzüyle dans
ediyorum?... Hatta edemiyorum… Diyorum ya; eşlik
edemediğim bir dans benim için….
Tanrı neden mucizelerle
dolu?... Mucize ne? Onu da tam olarak bilmiyorum
ya, sormamın sebebi, iyi midir mucizeler acaba?
Tanrı iyi midir?.... Rüyalarıma koyuverir mi
acaba, onu her gece? Yakamoz yapar mı içimdeki
bu siyah buzdan denize her geçen saatte…
Avucumda, gövdesinden kopmuş
bir papatya…. Ne kadar acınası oysa… Zamanı
doldurmuş saydam bulut zerrecikleri gözlerimin
önünde, her milimetreküpüne onu yazdığım.
Gözyaşlarının dokunduğu her noktaya umut
serpmiştim oysa…. Melek değilim ama, bir oyun
başlatmıştım işte içimde… Meleklerin yakın
arkadaşı; bazen çirkin ördek yavrusu bazense bir
peri… Karşımda yine o… Alakası yok belki ama
yine o işte… Kemiklerimin çatırtısını duyuyor
gibi oluyorum onu düşünürken… Öldüresiye dayak
yediğinde acır ya her yanın, dayanamaz da
inlersin bilinçsiz, herşey simsiyah oluvermiştir
ya birden; öyle acıyor içim onu hatırlayınca,
düşlerimde onunla olunca…
Basit kelimelerin beş
bilinmeyenli denklemi zaman… Bense değirmenlerle
savaşan Don Kişot… Kelimeler tükendiğinde her
insan değirmenlerle savaşır bence… İçimdeki
duyguları içime sakladığımda kaya tuzu basmış
gibi; kanayan yarama inliyorum belli belirsiz
bir tınıyla… Kemanın telleri kadar hassas
parmaklara tohum ektirtmek mi sizce en iyi
işkence?.... Hiç düşünür mü esnaf, kepenkleri
kapalı dükkanların duygularını?..... Hiç
canlandırır mı aklında bu soğuk betonların ne
kadar güçlü olduğunu?...... O da bir esnaf
işte… Bense bir dükkan… Dükkanları çok iyi
bilirim ben. Her insan özeldir içimizde. Her
insanla yaşanan herşeyle mutlu oluruz biz,
üzülürüz biz…. Belki açılmamak üzere kapatılırız
gazetelerle, mühürlerle de sokak çocukları olur
bu kez paylaştıklarımız… Unutmayız hiç
yaşadıklarımızı. Ama esnaf… Hep içini, hep
cebini düşünür nedense… Benim kiracı da ( ki
ben, sahip sanmıştım) kapattı kepenkleri; “tak!”
diye bir kilit sesi inledi içimde ve her
zerreciğimi kapladı bu pis, küf kokusu. Kan
kaybından ölmek üzere olan; ama ameliyatta
kurşunu bedeninde unutulup sonra da acı çekmesin
diye uyutulmuş bir beden benimkisi…. Ruhumsa o
beden gibi cansız değil, o beden gibi acı dolu
ama onun kadar soğuk değil…..
Kış buğdaylarını bilir misiniz?
Hani şu eylülde İç Anadolu’ da ekilen gizli
yeşil minik parçalar…. Ben de onu ektim içime
öyle…. Bütün kış kar vardır ya , toprağın
üzerinde; ılıktır ya toprak, kanı yeni çekilmeye
başlayan bedenler gibi; ben de ılık toprağıma
can versin diye ektim içime onu….. Kar soğuktur,
buz olduğunda canını yakar insanın; içimizi
titretir… Geçmişimdi aslında toprağımın
üzerindeki bu beyaz saydam tabaka… Şair de diyor
zaten;
“En parlağını seçmiştim; beyaz ve duru
sanarak; gözüm kamaşmış; elimi uzattım ; yok!!!”
Sonra havalar ısınmaya başlar,
karlar erir ve toprak altındaki tohum o suyla
yeşerir… Tanıştığımızda havalar ısınmıştı işte.
Heyecan, doğa ve insanlar… Geçmişimi,
güvensizliğimi, karanlığımı erittim içimde ve
sen yeşerdin o taptaze suyla hayat verdin
içimdeki uyuyan toprağa… Hasat zamanı gelmeden
soldu ama içimdeki hayat…. Pergel kullanmayı
yeni öğrenen küçük bir çocuğun kağıda verdiği
acı kadar minik, gizli ve masumdu…. Birden
bomboş bir tarlaya baktım…. Soğuktu; ölüydü
sanki kanı çekiliyordu bedeninden. Bulutlar
keyifsiz, yorgun oradan oraya savrulmaktan.
Güneş hepten hasta. Yatalak olmaya yüz tutmuş,
hareketsiz bacaklar gibi çıkmıyor üzerindeki bu
gri örtünün ardından.
Islak bir geceydi damarlarımdaki
kan pıhtıları. Patlamak üzere olan bir balonun
dayanıksızlığı gibiyim. Yatağıma yansıyan siyah
kaderler vardı yıldızların serpildiği papatya
kokulu bu gri gecede….. Tanıdığım geceydi o
gece; kaybettiğim belki de…. Gözlerinde bir
pırıltı vardı suyun en dibinde en köşedeki taşın
güneşe göz kırpmasına benzeyen…. Dudakları
okşuyordu sözcükleri yumuşak parmakların piyano
tuşlarına dokunmasıyla başlayan buzun üzerindeki
tehlikeli, ışıltılı dansı başlatan balerinin
gözlerindeki hırs gibi… Yumuşak ve keskin…
Hissettiklerimse silik, yarım ve hep özlemli….
Tüyleri diken diken eden bu silik özlem
alacakaranlıktı da en derinlerdeki…. Denizin
dibine çakılmış minik bir çocuğun su yüzüne
çıkmış kanındaydı asıl gerçek; ölümde değil….
Bedenim soğuk terlerle, ellerim bilinçsiz bir
titremeyle boğuşurken gerekli sözcüğü arıyordum
…. Değirmenleri arıyordum…. Kılıcım elimde,
saldırıya hazır bekliyordum. Yarım metrelik bir
mesafe vardı aramızda. Yarım metrenin bir saatle
buluşmasındaydı değirmenlerle savaşım,
yeşermesini beklediğim tohumlarım. Gizli bir
tapınaktı hasretine adaklar adadığım inancıma
kokusu… Çağlayanlara olan hasretiydi çölün en
sıcağında akrebin zehiriyle başı dönen kocaman
bir devenin……
Sonsuzluğa açılan savaşları bilir
misiniz? Hani şu herkesin açıp da birkaç kişinin
devam ettirebildiği, Tanrı’nın mucizelerini
bahşettiği yalnız sessizlik…. Hani şu uyumuna
dikkat edilmeyince birbirine uyan dizelerin;
tüm kapıları açan anahtarı sarması kozanın
kelebeği sarması gibi… Savaşı devam
ettirenlerdendim ben de….. Sonsuzluğuma yazdığım
mektuplardaydı Tanrısal güçlerim. Ama ben Don
Kişot olmayı seçtim. Yarım metrenin o bir saatle
buluşmasındaydı bence, yıldızların
ulaşılmazlığı… Gecenin içindeki ince bir keman
sesindeydi kilometrelerin bir sonraki dakikaya
koşması.”Saatlere özgüdür tik-tak ” desem ne
düşünürsünüz? Bence zamanı saatlere özgü
yapmıştır tik tak sesi… Aradaki inceydi o… İnce
bir heyecan, ince bir ses ve ince bir özleyiş
belki de…. Hayatın akışını düşünüyorum da; neden
hiçbir şey adil değil? Soru sormuyorum; isyan
ediyorum!! Sadece onun için… Onun her hücresi
için… Kalbimi oluşturan bütün odacıklara onu
kazıdım ben…. Onu işledim iğneyle….. O, temiz
kan göndermezse ben de zehirlenecektim. Ve işte
bu tik taklar arasında geçen zamanlarda bu pis
kan biraz daha zehirliyor bedenimi, beynimi,
benliğimi…. Şikayet edilen anlar
vardır gözlerdeki yorgunluğa sebep olan… Merak
ediyorum. Denizi mi seviyorsunuz, yoksa denizin
içinde; suyun üzerinde batmamayı mı? Hep
yukarda ilerleyebilmeyi mi?.... Eğer insanlar
denizi sevselerdi, yüzme bilmeyenler de denize
cesurca girebilirlerdi. Ben de şikayet ediyorum
gözlerimdeki bu yorgunluğu…… Kahve içerken
kaşığı kullanmak…. Ne ifade ediyor size?
Karıştırırken kaşığın bardağın duvarlarına
çarparak çıkardığı ses neyi hatırlatıyor?....
Bence; o hatırladığınız şeyde saklısınız siz…..
Ben herşeyde onu hatırlıyorum. Bardaktan çıkan
ses; o, karışıp alabora olan kahveyse; ben….
Bulanık ve katkılı…. Kelime oyunlarını sever
miydi acaba?... Rüzgarın tüm dünyayı dolaşması
gibi dolaşmak isterdim onun düşüncelerini…
Karışık kır çiçekleri toplar gibi toplamak
isterdim onu tenime bir bir…. O geceden sonra
hep bir kelebek gibi hayal ettim kendimi. Çok
güzel, parlak renkli ama bir türlü uçamayan bir
kelebek…..
Kozasından yeni çıkacaktır…24
saattir kalan tik tak sesi… Güneş doğar…Orada
bir insansa sakat düşüncelerle sağlıklı bir
yaşam için spor yapmaktadır. Ve işte hayat!!
Kozadan çıkmaya çalışan kelebek kozayı yırtmakta
biraz zorlanır. Bunu gören hastalıklı beyinse
küçük parmağının iki metre tırnağıyla kozayı
yırtar. Ama kelebek uçamaz. Çabalar çabalar, bir
türlü uçamaz…. Çünkü o koza, onun yeni oluşan
kanat kaslarını geliştirmesi içindir. Ve kozayı
yırtmakta bu yüzden zorlanır… Sonuç…. Güzel de
olsa, parlasa da kanatları, o yarım bir
kelebektir. Uçamaz…
Gözlerinde görebiliyordum şehrin
tüm ışıklarını…. Derinliğini anlayabilmiştim
gözleri dolduğunda çalan şarkının…… Hatıraları
unutmuyordu o da… Belki belki o da bir zamanlar
pis kokulu, kepenkleri kapalı bir dükkandı….
Bana bakmıyordu biliyordum…. Baksaydı bile
göremeyecekti…. Bunu da biliyordum… Uzaklardaydı
şimdi o… Sessiz zamanın siyah gelinlikli
vaktindeydi rakamlar. İlerleyen yuvarlaklar
içinde bitmeyen bir sonsuzluğa adım atıyordum
gözlerinde. Onun havuzuna düşüp, onunla
boğuluyordum kendi isteğimle….
Bu şarkıyı bilir misiniz?;
“Senden uzakta hep birşeyler eksik,
gönlümde derman yok inan bir nefeslik, ne bir
avuntu ne de biraz ümit, ne yaptın bana nedir bu
sessizlik, içimde bir şey acıyor sen gelince
aklıma, herşey, yerine sevemem razıyım
yapayalnız tükensin yıllarım ama, yerine sevemem
olmuyor denedim yine de yerine sevemedim
herşeyi……”
Bir melodiyle beş yıl yaşamayı
bilir misiniz? Bir kez kokladığınız bir anıyla
nefes almayı?... Kalbinizde kocaman bir
namludan; onun gözlerinden çıkan kurşunlarla
onsuz yaşadım ben….. Gözlerime onu yazdım.
Duvarlarımı onunla boyadım. Gecelerimi bir tek
onunla paylaştım kimse bilmez…. Gözyaşlarımı bir
tek ona akıttım kimse hissedemez ve tüm tik
taklarımı ona adadım kimse bu sırrımı kimse
öğrenemez….. Göz kapaklarımı örttüğümde yorgun
güneşimi görür gibi oluyorum. Silik hasretimi ve
Don Kişot’u…. Her gece……
Siyah parmaklıklarıma
yapışıyorum yine. Bağırıyorum, ağlıyorum,
haykırıyorum; “dön!!” diye. Ama nafile… Ardıma
bakıyorum koca bir uçurum. Sağımda cehennem
alevleri, solumda hayat buzulları. Önümde,
parmaklıkların ardındaysa karanlık bir boşluk.
Görüyorum seni, giderek uzaklaşıyorsun benden,
bir kez duyduğum sesin çınlıyor kulaklarımda.
Kokunsa hep yanımda…. Ama yine gidiyorsun…
“Adın!!” diye düşünüyorum; ben senin adını bile
bilmiyorum… Sense hala benden uzaklaşıyorsun.
İçimi acıtıyor her adımın, her tik tak
sesinde….. Nefesini duyuyorum; yankılanıyor
benim olduğum yere….. Nefesimin daraldığını
hissediyorum. Sonra içimden haykırmak geliyor.
Öyle bir güç ki kalbimdeki; dağları deleyim
ziyanı yok… Sonra aydınlık bir yere
geliveriyorum. Nasıl oluyor, ben de bilmiyorum.
Her duvarda on onbeş televizyon…… Boğucu bir
ses; tüm spikerler beş yıl önce üniversite
gezisi düzenleyen bir firmanın şoförünün uyuduğu
için yaptığı kazayı anlatıyordu. Biliyordum…..
Bilmek istemesem de biliyordum!! Ölümünden bir
saat önce, rastlantıyla yanıma oturduğun,senin
canını alan kazadaki otobüstü bu… Hayır hayır!!!
Dinlemek istemiyorum!! Spikerler üzerime üzerime
geliyorlar sanki…. Nefesim daralıyor. Bu sefer
hepsi beraber… Nefesin, kokun, yüzün, sesin,
sen!!! Spikerler, kaza ve ben… Ağır geliyor
yüreğime….
Ve uyanıyorum terler içinde….
Ağlamışım yine…. Beş yıldır gördüğüm rüya; her
seferinde farklı duygularla bağlıyor beni sana…
Bu ızdırap dolu gecede, yine seninleyim….
“Herşeyim…” “Hiç tanımadığım benliğim…”
Evet!! Üniversitede bir gezi
vardı. 1999’da… Kış olduğu için, annem
korkmuştu. “Gitme” demişti de dinlememiştim. İyi
ki dinlememişim…. Bütün yolculukta benimle
konuşmayan o, rastlantı sonucu yanıma oturmuştu.
Ve tüm bu anlattıklarımı hissettirmişti bana…..
O ise; sessiz… “Merhaba” demişti sessizce…
Gördüğüm hüzün Yerine Sevemem’ de çıktı ortaya.
Sebebini soramadım……
Gözlerimi açtığımda
hastanedeydim. Film gibi yani… Onu sordum…
Sessizlik… Bir daha… Yine sessizlik… Ölmüştü…
Beni kurtarmıştı bedeniyle de; beni onsuz
bırakmış, bu kocaman, ağır, pis geceleri, bu
anlamsız saydam gündüzleri, beynimi tırmalayan
tik tak seslerini sırtıma yükleyip,
kaçıvermişti…. Kozamı yırtmıştı da uçamamıştım.
Nefes alıyordum da, anlam vermiyordum hiçbir
şeye. Hiçbir şey ölüm kadar basit, ölüm kadar
acı dolu değildi…. Bu yüzden; denizin dibindeki
taşa kafasını vurup ölen çocuğun yüzeye çıkan
kanındadır “gerçek”, ölümde değil!!!!
Melike AŞKIN |
|