Ana Sayfa

 
 

Edebiyat

 
 

Öyküler

 
 

Makaleler

 
 

Şiirler

 
 

Tiyatro

 
 

Hakkımızda

 
 

İletişim

 
     
  Hidayet Karakuş
Nazan Duman
Kübra Durmuş
Gülçin Can
Hüseyin Durmuş
Emrah Buran
 
 

 
   
     
 

YAZILARINIZI
BEKLİYORUZ





kafiyenet okurlarının siteye katkılarını bekliyoruz.
Yazılarınızı iletin, yayınlansın.
Şimdiden katkılarınız için teşekkür ederiz.

İletişim adresi olarak
yazi@kafiye.net
adresini kullanabilirsiniz.

 
     
     
  
   DENEME    
   MELİKE AŞKIN  
 

                                            KAZA 

                Hikayeler midir önemli olan; yaşatanlar mı hikayeleri?...  Zaman mı daha ağır, yaşattıkları mı hayatın… Eşlik edemediğim bir dans olmalıydı… Rengini seçemediğim  bir ebruli… Göremediğim, saydam saatler geçirdim belki onunla… Mürekkepleri yetiremedim hiç, onu yazmak için… Ama içtenliğimde yanlış olan birşeyler olmalıydı… Çünkü bu yüzden bu halde olmalıyım. Kendimi kaybettiğim anlarda, neden hep karanlığın fonunda onun yüzüyle dans ediyorum?... Hatta edemiyorum… Diyorum ya; eşlik edemediğim bir dans benim için….
                 Tanrı neden mucizelerle dolu?... Mucize ne? Onu da tam olarak bilmiyorum ya, sormamın sebebi, iyi midir mucizeler acaba? Tanrı iyi midir?.... Rüyalarıma koyuverir mi acaba, onu her gece? Yakamoz yapar mı içimdeki bu siyah buzdan denize her geçen saatte…
                  Avucumda, gövdesinden kopmuş bir papatya…. Ne kadar acınası oysa… Zamanı doldurmuş saydam bulut zerrecikleri gözlerimin önünde, her milimetreküpüne onu yazdığım. Gözyaşlarının dokunduğu her noktaya umut serpmiştim oysa…. Melek değilim ama, bir oyun başlatmıştım işte içimde… Meleklerin yakın arkadaşı; bazen çirkin ördek yavrusu bazense bir peri… Karşımda yine o… Alakası yok belki ama yine o işte… Kemiklerimin çatırtısını duyuyor gibi oluyorum onu düşünürken… Öldüresiye dayak yediğinde acır ya her yanın, dayanamaz da inlersin bilinçsiz, herşey simsiyah oluvermiştir ya birden; öyle acıyor içim onu hatırlayınca, düşlerimde onunla olunca…
                  Basit kelimelerin beş bilinmeyenli denklemi zaman… Bense değirmenlerle savaşan Don Kişot… Kelimeler tükendiğinde her insan değirmenlerle savaşır bence… İçimdeki duyguları içime sakladığımda kaya tuzu basmış gibi; kanayan yarama inliyorum belli belirsiz bir tınıyla… Kemanın telleri kadar hassas parmaklara tohum ektirtmek mi sizce en iyi işkence?.... Hiç düşünür mü esnaf, kepenkleri kapalı dükkanların duygularını?..... Hiç canlandırır mı aklında bu soğuk betonların ne kadar güçlü olduğunu?...... O da bir esnaf  işte… Bense bir dükkan… Dükkanları çok iyi bilirim ben. Her insan özeldir içimizde. Her insanla yaşanan herşeyle mutlu oluruz biz, üzülürüz biz…. Belki açılmamak üzere kapatılırız gazetelerle, mühürlerle de sokak çocukları olur  bu kez paylaştıklarımız… Unutmayız hiç yaşadıklarımızı. Ama esnaf… Hep içini, hep cebini düşünür nedense… Benim kiracı da ( ki ben, sahip sanmıştım) kapattı kepenkleri; “tak!” diye bir kilit sesi inledi içimde ve her zerreciğimi kapladı bu pis, küf kokusu. Kan kaybından ölmek üzere olan; ama ameliyatta kurşunu bedeninde unutulup sonra da acı çekmesin diye uyutulmuş bir beden benimkisi…. Ruhumsa o beden gibi cansız değil, o beden gibi acı dolu ama onun kadar soğuk değil…..   
                 Kış buğdaylarını bilir misiniz? Hani şu eylülde İç Anadolu’ da ekilen gizli yeşil minik parçalar…. Ben de onu ektim içime öyle…. Bütün kış kar vardır ya , toprağın üzerinde; ılıktır ya toprak, kanı yeni çekilmeye başlayan bedenler gibi; ben de ılık toprağıma can versin diye ektim içime onu….. Kar soğuktur, buz olduğunda canını yakar insanın; içimizi titretir… Geçmişimdi aslında toprağımın üzerindeki bu beyaz saydam tabaka… Şair de diyor zaten;
              “En parlağını seçmiştim; beyaz ve duru sanarak; gözüm kamaşmış; elimi uzattım ; yok!!!”
              Sonra havalar ısınmaya başlar, karlar erir ve toprak altındaki  tohum o suyla yeşerir… Tanıştığımızda havalar ısınmıştı işte. Heyecan, doğa ve insanlar… Geçmişimi, güvensizliğimi, karanlığımı erittim içimde  ve sen yeşerdin o taptaze suyla hayat verdin içimdeki uyuyan toprağa… Hasat zamanı gelmeden soldu ama  içimdeki hayat…. Pergel kullanmayı yeni öğrenen küçük  bir çocuğun kağıda verdiği acı kadar minik, gizli ve masumdu…. Birden bomboş bir tarlaya baktım…. Soğuktu; ölüydü sanki kanı çekiliyordu bedeninden. Bulutlar keyifsiz, yorgun oradan oraya savrulmaktan. Güneş hepten hasta. Yatalak olmaya yüz tutmuş, hareketsiz bacaklar gibi çıkmıyor üzerindeki bu gri örtünün ardından.
              Islak bir geceydi damarlarımdaki kan pıhtıları. Patlamak üzere olan bir balonun dayanıksızlığı gibiyim. Yatağıma yansıyan siyah kaderler vardı yıldızların serpildiği papatya kokulu bu gri gecede….. Tanıdığım geceydi o gece; kaybettiğim belki de…. Gözlerinde bir pırıltı vardı suyun en dibinde en köşedeki taşın güneşe göz kırpmasına benzeyen…. Dudakları okşuyordu sözcükleri yumuşak parmakların piyano tuşlarına dokunmasıyla başlayan buzun üzerindeki tehlikeli, ışıltılı dansı başlatan balerinin gözlerindeki hırs gibi… Yumuşak ve keskin… Hissettiklerimse silik, yarım ve hep özlemli…. Tüyleri diken diken eden bu silik özlem alacakaranlıktı da en derinlerdeki…. Denizin dibine çakılmış minik bir çocuğun su yüzüne çıkmış kanındaydı asıl gerçek; ölümde değil…. Bedenim soğuk terlerle, ellerim bilinçsiz bir titremeyle boğuşurken gerekli sözcüğü arıyordum …. Değirmenleri arıyordum…. Kılıcım elimde, saldırıya hazır bekliyordum. Yarım metrelik bir mesafe vardı aramızda. Yarım metrenin bir saatle buluşmasındaydı değirmenlerle savaşım, yeşermesini beklediğim tohumlarım. Gizli bir tapınaktı hasretine adaklar adadığım inancıma kokusu… Çağlayanlara olan hasretiydi çölün en sıcağında akrebin zehiriyle başı dönen kocaman bir devenin……
              Sonsuzluğa açılan savaşları bilir misiniz? Hani şu herkesin açıp da birkaç kişinin devam ettirebildiği, Tanrı’nın mucizelerini bahşettiği yalnız sessizlik…. Hani şu uyumuna dikkat edilmeyince birbirine  uyan dizelerin; tüm kapıları açan anahtarı sarması kozanın kelebeği sarması gibi… Savaşı devam ettirenlerdendim ben de….. Sonsuzluğuma yazdığım mektuplardaydı Tanrısal güçlerim. Ama ben Don Kişot olmayı seçtim. Yarım metrenin o bir saatle buluşmasındaydı bence, yıldızların ulaşılmazlığı… Gecenin içindeki ince bir keman sesindeydi  kilometrelerin bir sonraki dakikaya koşması.”Saatlere özgüdür tik-tak ” desem  ne düşünürsünüz? Bence zamanı saatlere özgü yapmıştır tik tak sesi… Aradaki inceydi o… İnce bir heyecan, ince bir ses ve ince bir özleyiş belki de…. Hayatın akışını düşünüyorum da; neden hiçbir şey adil değil? Soru sormuyorum; isyan ediyorum!! Sadece onun için… Onun her hücresi için… Kalbimi oluşturan bütün odacıklara onu kazıdım ben…. Onu işledim iğneyle….. O, temiz kan göndermezse ben de zehirlenecektim. Ve işte bu tik taklar arasında geçen zamanlarda bu pis kan biraz daha zehirliyor bedenimi, beynimi, benliğimi….               Şikayet edilen anlar vardır gözlerdeki yorgunluğa sebep olan… Merak ediyorum. Denizi mi seviyorsunuz, yoksa denizin içinde; suyun üzerinde batmamayı mı? Hep yukarda  ilerleyebilmeyi mi?.... Eğer insanlar denizi sevselerdi, yüzme bilmeyenler de denize cesurca girebilirlerdi. Ben de şikayet ediyorum gözlerimdeki bu yorgunluğu…… Kahve içerken kaşığı kullanmak…. Ne ifade ediyor size? Karıştırırken kaşığın bardağın duvarlarına çarparak çıkardığı ses neyi hatırlatıyor?.... Bence; o hatırladığınız şeyde saklısınız siz….. Ben herşeyde onu hatırlıyorum. Bardaktan çıkan ses; o, karışıp alabora olan kahveyse; ben…. Bulanık ve katkılı…. Kelime oyunlarını sever miydi acaba?... Rüzgarın tüm dünyayı dolaşması gibi dolaşmak isterdim onun düşüncelerini… Karışık kır çiçekleri toplar gibi toplamak isterdim onu tenime bir bir…. O geceden sonra hep bir kelebek gibi hayal ettim kendimi. Çok güzel, parlak renkli ama bir türlü uçamayan bir kelebek…..
                Kozasından yeni çıkacaktır…24 saattir kalan tik tak sesi… Güneş doğar…Orada bir insansa sakat düşüncelerle sağlıklı bir yaşam için spor yapmaktadır. Ve işte hayat!! Kozadan çıkmaya çalışan kelebek kozayı yırtmakta biraz zorlanır. Bunu gören hastalıklı beyinse küçük parmağının iki metre tırnağıyla kozayı yırtar. Ama kelebek uçamaz. Çabalar çabalar, bir türlü uçamaz…. Çünkü o koza, onun yeni oluşan kanat kaslarını geliştirmesi içindir. Ve kozayı yırtmakta bu yüzden zorlanır… Sonuç…. Güzel de olsa, parlasa da kanatları, o yarım bir kelebektir. Uçamaz…
             Gözlerinde görebiliyordum şehrin tüm ışıklarını…. Derinliğini anlayabilmiştim gözleri dolduğunda çalan şarkının…… Hatıraları unutmuyordu o da… Belki belki o da bir zamanlar pis kokulu, kepenkleri kapalı bir dükkandı…. Bana bakmıyordu biliyordum…. Baksaydı bile göremeyecekti…. Bunu da biliyordum… Uzaklardaydı şimdi o… Sessiz zamanın siyah gelinlikli vaktindeydi rakamlar. İlerleyen yuvarlaklar içinde bitmeyen bir sonsuzluğa adım atıyordum gözlerinde. Onun havuzuna düşüp, onunla boğuluyordum kendi isteğimle….
               Bu şarkıyı bilir misiniz?;
              “Senden uzakta hep birşeyler eksik, gönlümde derman yok inan bir nefeslik, ne bir avuntu ne de biraz ümit, ne yaptın bana nedir bu sessizlik, içimde bir şey acıyor sen gelince aklıma, herşey, yerine sevemem razıyım yapayalnız tükensin yıllarım ama, yerine sevemem olmuyor denedim yine de yerine  sevemedim herşeyi……”
               Bir melodiyle beş yıl yaşamayı bilir misiniz? Bir kez kokladığınız  bir anıyla nefes almayı?... Kalbinizde kocaman bir namludan; onun gözlerinden çıkan kurşunlarla onsuz yaşadım ben….. Gözlerime onu yazdım. Duvarlarımı onunla boyadım. Gecelerimi  bir tek onunla paylaştım kimse bilmez…. Gözyaşlarımı bir tek  ona akıttım kimse hissedemez ve tüm tik taklarımı ona adadım kimse bu sırrımı kimse öğrenemez….. Göz kapaklarımı örttüğümde yorgun güneşimi görür gibi oluyorum. Silik hasretimi ve Don Kişot’u…. Her gece……
                  Siyah parmaklıklarıma yapışıyorum yine. Bağırıyorum, ağlıyorum, haykırıyorum; “dön!!” diye. Ama nafile… Ardıma bakıyorum koca bir uçurum. Sağımda cehennem alevleri, solumda hayat buzulları. Önümde, parmaklıkların ardındaysa karanlık bir boşluk. Görüyorum seni, giderek uzaklaşıyorsun benden, bir kez duyduğum sesin çınlıyor kulaklarımda. Kokunsa hep yanımda…. Ama yine gidiyorsun… “Adın!!” diye düşünüyorum; ben senin adını bile bilmiyorum… Sense hala benden uzaklaşıyorsun. İçimi acıtıyor  her adımın, her tik tak sesinde….. Nefesini duyuyorum; yankılanıyor benim olduğum yere….. Nefesimin daraldığını hissediyorum. Sonra içimden haykırmak geliyor. Öyle bir güç ki kalbimdeki; dağları deleyim ziyanı yok… Sonra aydınlık bir yere geliveriyorum. Nasıl oluyor, ben de bilmiyorum. Her duvarda on onbeş televizyon…… Boğucu bir ses; tüm spikerler beş yıl önce üniversite gezisi düzenleyen bir firmanın şoförünün uyuduğu için yaptığı kazayı anlatıyordu. Biliyordum….. Bilmek istemesem de biliyordum!! Ölümünden bir saat önce, rastlantıyla yanıma oturduğun,senin canını alan kazadaki otobüstü bu… Hayır hayır!!! Dinlemek istemiyorum!! Spikerler üzerime üzerime geliyorlar sanki…. Nefesim daralıyor. Bu sefer hepsi beraber… Nefesin, kokun, yüzün, sesin, sen!!! Spikerler, kaza ve ben… Ağır geliyor yüreğime….
               Ve uyanıyorum terler içinde…. Ağlamışım yine…. Beş yıldır gördüğüm rüya; her seferinde farklı duygularla bağlıyor beni sana… Bu ızdırap dolu gecede, yine seninleyim…. “Herşeyim…” “Hiç tanımadığım benliğim…”
                Evet!! Üniversitede bir gezi vardı.
1999’da… Kış olduğu için, annem korkmuştu. “Gitme” demişti de dinlememiştim. İyi ki dinlememişim…. Bütün yolculukta benimle konuşmayan o, rastlantı sonucu yanıma oturmuştu. Ve tüm bu anlattıklarımı hissettirmişti bana….. O ise; sessiz… “Merhaba” demişti sessizce… Gördüğüm hüzün Yerine Sevemem’ de çıktı ortaya. Sebebini soramadım……
                 Gözlerimi açtığımda hastanedeydim. Film gibi yani… Onu sordum… Sessizlik… Bir daha… Yine sessizlik… Ölmüştü… Beni kurtarmıştı bedeniyle de; beni onsuz bırakmış, bu kocaman, ağır, pis geceleri, bu anlamsız saydam gündüzleri, beynimi tırmalayan tik tak seslerini sırtıma yükleyip, kaçıvermişti…. Kozamı yırtmıştı da uçamamıştım. Nefes alıyordum da, anlam vermiyordum hiçbir şeye. Hiçbir şey ölüm kadar basit, ölüm kadar acı dolu değildi…. Bu yüzden; denizin dibindeki taşa kafasını vurup ölen çocuğun yüzeye çıkan kanındadır “gerçek”, ölümde değil!!!!

                                              Melike AŞKIN             

 
     Ana Sayfa                                                                 
     
   
 

        

 
     
 

 
     
     
 

 
   Günlük Özgürlük  
 


SICACIK BİR İLGİ,

GÜLER YÜZLER,
SADECE HİZMET,

GÖRMEK   İÇİN
BUYURUN
BİZ
YAVUZ OPTİK
EMRİNİZDE
LÜTFEN
SİZLERDE
GÜLER MİSİNİZ!

Adres:İstasyon Cad..No.44
SÖKE
0256 518 48 83
 

 
     
  Dr Tuncay Filiz
Milli Eğitim Baka.Çanakkale
Kültür ve Turizm
İzmir Belediyesi
Konak Belediyesi