Ana Sayfa

 
 

Edebiyat

 
 

Öyküler

 
 

Makaleler

 
 

Şiirler

 
 

Tiyatro

 
 

Hakkımızda

 
 

İletişim

 
     
  Hidayet Karakuş
Nazan Duman
Kübra Durmuş
Gülçin Can
Hüseyin Durmuş
Emrah Buran
 
 

 
   
     
 

YAZILARINIZI
BEKLİYORUZ





kafiyenet okurlarının siteye katkılarını bekliyoruz.
Yazılarınızı iletin, yayınlansın.
Şimdiden katkılarınız için teşekkür ederiz.

İletişim adresi olarak
yazi@kafiye.net
adresini kullanabilirsiniz.

 
     
  Yunus Emre
Pir Sultan Abdal
Köroğlu
Erzurumlu Emrah
Dadaloğlu
Aşık Veysel
 
   DİLBİLGİSİ
  ORTAK İLETİŞİM ARACI     
  Sümeyra  DEMİRDÖVEN  
 

      
    Hayatımızı sürdürmek için ekmek su gibi ihtiyacımı, varlığımızın göstergesidir dil. Volkanlar gibi sessizce ufku öpmesidir dil. Dil her eline kalem alanın ustalıkla kullanacağı, kendini ifade etme aracı değil, asırların onurunu omuzlarında taşıyan ve ancak gerçek yazarlık vakfına ulaşmış kimselerin kullanabileceği, sahipleneceği bir değerdir.
       Değerlerin bir cümbüşü gibi gördüğümüz şu coğrafyada dili de bir değer varsaydık. Dil ama hangisi? 700 yıllık saltanat süren devletin saraylarında özgürce, kısıtlanmadan, kısırlaşmadan dolaşan, ahenkle dans eden dil mi, doğu ile batı kültürü arasında sıkışmış; yok olmanın gözyaşları içerisinde boğumlu, kulakları tırmalayıcı “Türkince” edasıyla anılan dil mi? Dil ama hangisi? 300.000 civarındaki hazinesinden gün be gün azalarak 100.000’lere düşen, mahalleler arası iletişim aracı olan dil mi? Yunus gibi bir şairin ustalıkla kullandığı dil mi? Kendini etkilemeye çalışan kültür arasında omuzları dik, alnı göğe dönük, gözlerinin içi parlayan dil mi? Dil ama hangi dil? Türkçe mi, Türkince mi? Yoksa bir milletin dünya edebiyatına hakimiyeti midir?
       İşte gördüğümüz gibi sadece dil değerimizde bile, ne kadar karışık kavramla çıkıyor karşımıza. Bizse onlardan saf, arı Türkçeyi; Yahya Kemal, Yunus Emre, Peyami Safa Türkçesini seçmeye çalışıyoruz. Bu tıpkı beyaz bir sayfayı kara noktalarla doldurmaya benziyor. Sayfada sadece bir beyaz nokta var. İlk zamanki beyazlığını durmadan kaybediyor. Etrafındaysa bir çok sararmış nokta ve bembeyaz, pasparlak noktayı da elden kaçırmaya uğraşıyor. Sarı benekler uğraştıkça, doğu ile batı arasında siyah benekli sıkışan “Türkilizce” el açıyor ona. Biz ona seslenip, yıkılmalar, ihtimaller daha var dercesine çırpınırken; “Türkilizce”  ünvanlı siyah adamlar daha fazla yaklaşıyor ona. Biz ona muhteva ettiğin beyazlığı, saflığı bırakma derken; malum dilin askerleri içerik kavramını işliyor beynime hece hece.
        Ve bu savaş yıllardır, asırlardır, tarihle bir gelişiyor, büyüyor. Savaşların bildiğimiz kuralları vardır; bir taraf kazanır, diğeri kaybeder.  Ama ikisi de muhakkak olur. Ne galipsiz mağlubiyet, ne de galibiyetsiz mağlup olmaz. Her şeyin feri olduğu bu yalancı dünyada bu savaş da sona ermezler. Yıkılmamak için direnen dilimi de doğanın ya da tarihin kanunlarına daha fazla karşı gelemeyip, son rütuşlarını yapmaktadır. Ama diğer noktalarda olduğu gibi biz de buna hayır diyoruz. Alın yazısı, kader, ya da değişim diye oynanan bu oyunu bozuyoruz, işte. Hayır, bizim dilimiz, tüm Türklerin ortak paydasıdır. Tarihe altın harflerle yazılan adımızın onurunu tanıyan herkesi bütünleştiren,  bir değer, bir yargı, bir kavramdır dilimiz. Bizleri bir bina gibi bütünsel temelimiz Türkçedir. Bu temel kısırlaşmadan, sarsıntıya uğramadan dimdik, sapasağlam asırlarca ayakta kalmaya mecburdur.
        Bu sözler, bu düşünceler içimin bir köşesinde can bulurken; hüzünlerimiz, korku ve telaşımız, geleceğe umutsuz bakışlarımızda diğer bir köşemizdedir. Peyami Safa’nın “ Yunus’un dilini, anlamayan, Türk münevverlerinin kafasında; Voltaire’nin Fransızcası hâlâ saltanat sürüyor” sözleri içimi kavurmaktadır. Türkçemizi en ayrıntısına kadar öğrenmek, birer Fuzuli, birer Yahya Kemal olabilmek için ilim yuvası okullarımıza giderken yollardaki Türkingilizce tablolarını daha ne kadar görmezden geleceğiz bilemiyorum. Taksim sokaklarına adım attığımızda Hasan Usta’nın yeri diye yazılı tabelaları en son kaç yılına kadar göreceğiz, bunu daha bilemiyoruz. Bilememek, daha doğrusu bilebileceğimizden umutlu olmak, bu halimizle bize bizden başkasının düşman olamayacağını anlayabilmek bize ve tüm dostlarımıza, arkadaşlarımıza verebilecek en güzel hediye, en güzel tesellidir.
         Hal böyleyken Bulgaristan’da hâlâ ümit adlı bir Türk Edebiyatı dergisinin olduğunu hatta bir de çocuk ekinin çıktığını duyup seviniyoruz. Fakat yine sevincimiz kursağımızda kalıyor. Bu seferde bir gazetenin köşe yazısının son cümlesi geliyor gözümüzün önüne. “Global konsepte marjinal kalmamak için subjektif hazırlanmış spekülatif trendlerine değil de realitelere bakmak zorundayız.” diyor bir yazar. Ve bir manşet; “ Kanıksamayın, zamping yapın” çevremize bakıp sorma ihtiyacı hissediyoruz.
         -  Afedersiniz, burası neresi? Newyork, Amerika? Hayır, hayır Papua Yenigine? Ya da “what is this” reklamlarından tanıdığımız bayanın memleketi olmalı, sahi neresi orası?
         -  Hop dedik bayan, siz gözüme hiç yabancı gelmiyorsunuz.Burası has mı has Türkiye. Hani şu Mevlana’sı, Yunus’u, Yahya Kemal’iyle meşhur olan Türkiye!
         -  Ah özür dilerim. Nasılda unuttum. Doğru, ben de Türküm, hem de Türklük madalyasını yüreğimiz üzerinde gururla taşıyan Türk genciyim. Fakat bir anda, oldu işte. Bir anda kendimi dış ülkede zannettim, kusura bakmayın. Haydi kalın sağlıcakla!
         Bu ve benzeri konuşmaları her köşe başında, her toplantı girişinde karşılaştığımız manzara. Ama yeter artık, dayanamıyoruz! Gözümüz göre göre Türkçemizi, temelimizi, ortak iletişim dilimizi, kaybetmeye dayanamıyoruz! Bu acıyla kıvranmaktansa yenilik istiyoruz. Ana temeli bozmadan, monotonluktan kurtulacağımız bir yenilik istiyoruz. Dil de insan gibi doğar, büyür, yaşar, ama asla ölmez. Özellikle Türkçe ise kesinlikle ölmez, ölmemelidir. Tam aksine yaşama sevincine, engelleyenlerin inadına yaşamalı, yaşatılmalıdır! Nasıl mı? En basitinden otobüslerimizde; “butona” değil de “düğmeye”, basar mısınız diyerek, en fazlasıyla dünya çapında Yunus Emre Nobel ödülünü, Alfred Nobel Ödülüne karşı rakip çıkararak. Ülkece, milletçe, ortak iletişim anlaşma, kaynaşma temelimize sahip çıkarak. “Kapris yapma chat yap” sözü yerine; kapris yapmayın, konuşun, görüşün, kaynaşın sloganlarını atarak. En temelde de Türkçenin çok zengin, ahenkli, uyumlu bir dil olduğunu ortaokuldan liseye, liseden üniversiteye kadar tüm arkadaşlarımızın beyinlerine işleyerek temelimizi sağlamlaştırabiliriz.
          Biz bunları istiyoruz. Türk gençliği bunları istiyor. Türk gençliği ortak paydası, yani temeli sağlam olmayan binanın çok geçmeden yıkılacağını bildiğinden; temeli güçlendirmeyi, sağlamlaştırmayı, dünya çapında hakim bir dil oluşturmaya uğraşıyoruz. Bu uğurda canla, başla her türlü fedakarlıktan sakınmadan çalışıyoruz. Sizleri, bizleri, tüm ülkemizi  A.H.Tanpınar’ın “ 5 Şehir” ini, Yahya Kemal’in, Yunus’un mutlu Türkçesini keşfe davet ediyorum.


                                                  İzmir / 01.03.2001
                  
                               Sümeyra  DEMİRDÖVEN               

 

 
 
 
     Ana Sayfa                                                                   
     
   
 

        

 
     
 

 
     
     
 

 
   Günlük Özgürlük