| |
Hayatımızı sürdürmek için ekmek su
gibi ihtiyacımı, varlığımızın göstergesidir dil.
Volkanlar gibi sessizce ufku öpmesidir dil. Dil her
eline kalem alanın ustalıkla kullanacağı, kendini
ifade etme aracı değil, asırların onurunu
omuzlarında taşıyan ve ancak gerçek yazarlık vakfına
ulaşmış kimselerin kullanabileceği, sahipleneceği
bir değerdir.
Değerlerin bir cümbüşü gibi gördüğümüz şu
coğrafyada dili de bir değer varsaydık. Dil ama
hangisi? 700 yıllık saltanat süren devletin
saraylarında özgürce, kısıtlanmadan, kısırlaşmadan
dolaşan, ahenkle dans eden dil mi, doğu ile batı
kültürü arasında sıkışmış; yok olmanın gözyaşları
içerisinde boğumlu, kulakları tırmalayıcı “Türkince”
edasıyla anılan dil mi? Dil ama hangisi? 300.000
civarındaki hazinesinden gün be gün azalarak
100.000’lere düşen, mahalleler arası iletişim aracı
olan dil mi? Yunus gibi bir şairin ustalıkla
kullandığı dil mi? Kendini etkilemeye çalışan kültür
arasında omuzları dik, alnı göğe dönük, gözlerinin
içi parlayan dil mi? Dil ama hangi dil? Türkçe mi,
Türkince mi? Yoksa bir milletin dünya edebiyatına
hakimiyeti midir?
İşte gördüğümüz gibi sadece dil değerimizde
bile, ne kadar karışık kavramla çıkıyor karşımıza.
Bizse onlardan saf, arı Türkçeyi; Yahya Kemal, Yunus
Emre, Peyami Safa Türkçesini seçmeye çalışıyoruz. Bu
tıpkı beyaz bir sayfayı kara noktalarla doldurmaya
benziyor. Sayfada sadece bir beyaz nokta var. İlk
zamanki beyazlığını durmadan kaybediyor.
Etrafındaysa bir çok sararmış nokta ve bembeyaz,
pasparlak noktayı da elden kaçırmaya uğraşıyor. Sarı
benekler uğraştıkça, doğu ile batı arasında siyah
benekli sıkışan “Türkilizce” el açıyor ona. Biz ona
seslenip, yıkılmalar, ihtimaller daha var dercesine
çırpınırken; “Türkilizce” ünvanlı siyah adamlar
daha fazla yaklaşıyor ona. Biz ona muhteva ettiğin
beyazlığı, saflığı bırakma derken; malum dilin
askerleri içerik kavramını işliyor beynime hece
hece.
Ve bu savaş yıllardır, asırlardır, tarihle
bir gelişiyor, büyüyor. Savaşların bildiğimiz
kuralları vardır; bir taraf kazanır, diğeri
kaybeder. Ama ikisi de muhakkak olur. Ne galipsiz
mağlubiyet, ne de galibiyetsiz mağlup olmaz. Her
şeyin feri olduğu bu yalancı dünyada bu savaş da
sona ermezler. Yıkılmamak için direnen dilimi de
doğanın ya da tarihin kanunlarına daha fazla karşı
gelemeyip, son rütuşlarını yapmaktadır. Ama diğer
noktalarda olduğu gibi biz de buna hayır diyoruz.
Alın yazısı, kader, ya da değişim diye oynanan bu
oyunu bozuyoruz, işte. Hayır, bizim dilimiz, tüm
Türklerin ortak paydasıdır. Tarihe altın harflerle
yazılan adımızın onurunu tanıyan herkesi
bütünleştiren, bir değer, bir yargı, bir kavramdır
dilimiz. Bizleri bir bina gibi bütünsel temelimiz
Türkçedir. Bu temel kısırlaşmadan, sarsıntıya
uğramadan dimdik, sapasağlam asırlarca ayakta
kalmaya mecburdur.
Bu sözler, bu düşünceler içimin bir
köşesinde can bulurken; hüzünlerimiz, korku ve
telaşımız, geleceğe umutsuz bakışlarımızda diğer bir
köşemizdedir. Peyami Safa’nın “ Yunus’un dilini,
anlamayan, Türk münevverlerinin kafasında;
Voltaire’nin Fransızcası hâlâ saltanat sürüyor”
sözleri içimi kavurmaktadır. Türkçemizi en
ayrıntısına kadar öğrenmek, birer Fuzuli, birer
Yahya Kemal olabilmek için ilim yuvası okullarımıza
giderken yollardaki Türkingilizce tablolarını daha
ne kadar görmezden geleceğiz bilemiyorum. Taksim
sokaklarına adım attığımızda Hasan Usta’nın yeri
diye yazılı tabelaları en son kaç yılına kadar
göreceğiz, bunu daha bilemiyoruz. Bilememek, daha
doğrusu bilebileceğimizden umutlu olmak, bu
halimizle bize bizden başkasının düşman
olamayacağını anlayabilmek bize ve tüm dostlarımıza,
arkadaşlarımıza verebilecek en güzel hediye, en
güzel tesellidir.
Hal böyleyken Bulgaristan’da hâlâ ümit adlı
bir Türk Edebiyatı dergisinin olduğunu hatta bir de
çocuk ekinin çıktığını duyup seviniyoruz. Fakat yine
sevincimiz kursağımızda kalıyor. Bu seferde bir
gazetenin köşe yazısının son cümlesi geliyor
gözümüzün önüne. “Global konsepte marjinal kalmamak
için subjektif hazırlanmış spekülatif trendlerine
değil de realitelere bakmak zorundayız.” diyor bir
yazar. Ve bir manşet; “ Kanıksamayın, zamping yapın”
çevremize bakıp sorma ihtiyacı hissediyoruz.
- Afedersiniz, burası neresi? Newyork,
Amerika? Hayır, hayır Papua Yenigine? Ya da “what is
this” reklamlarından tanıdığımız bayanın memleketi
olmalı, sahi neresi orası?
- Hop dedik bayan, siz gözüme hiç yabancı
gelmiyorsunuz.Burası has mı has Türkiye. Hani şu
Mevlana’sı, Yunus’u, Yahya Kemal’iyle meşhur olan
Türkiye!
- Ah özür dilerim. Nasılda unuttum. Doğru,
ben de Türküm, hem de Türklük madalyasını yüreğimiz
üzerinde gururla taşıyan Türk genciyim. Fakat bir
anda, oldu işte. Bir anda kendimi dış ülkede
zannettim, kusura bakmayın. Haydi kalın sağlıcakla!
Bu ve benzeri konuşmaları her köşe başında,
her toplantı girişinde karşılaştığımız manzara. Ama
yeter artık, dayanamıyoruz! Gözümüz göre göre
Türkçemizi, temelimizi, ortak iletişim dilimizi,
kaybetmeye dayanamıyoruz! Bu acıyla kıvranmaktansa
yenilik istiyoruz. Ana temeli bozmadan,
monotonluktan kurtulacağımız bir yenilik istiyoruz.
Dil de insan gibi doğar, büyür, yaşar, ama asla
ölmez. Özellikle Türkçe ise kesinlikle ölmez,
ölmemelidir. Tam aksine yaşama sevincine,
engelleyenlerin inadına yaşamalı, yaşatılmalıdır!
Nasıl mı? En basitinden otobüslerimizde; “butona”
değil de “düğmeye”, basar mısınız diyerek, en
fazlasıyla dünya çapında Yunus Emre Nobel ödülünü,
Alfred Nobel Ödülüne karşı rakip çıkararak. Ülkece,
milletçe, ortak iletişim anlaşma, kaynaşma
temelimize sahip çıkarak. “Kapris yapma chat yap”
sözü yerine; kapris yapmayın, konuşun, görüşün,
kaynaşın sloganlarını atarak. En temelde de
Türkçenin çok zengin, ahenkli, uyumlu bir dil
olduğunu ortaokuldan liseye, liseden üniversiteye
kadar tüm arkadaşlarımızın beyinlerine işleyerek
temelimizi sağlamlaştırabiliriz.
Biz bunları istiyoruz. Türk gençliği
bunları istiyor. Türk gençliği ortak paydası, yani
temeli sağlam olmayan binanın çok geçmeden
yıkılacağını bildiğinden; temeli güçlendirmeyi,
sağlamlaştırmayı, dünya çapında hakim bir dil
oluşturmaya uğraşıyoruz. Bu uğurda canla, başla her
türlü fedakarlıktan sakınmadan çalışıyoruz. Sizleri,
bizleri, tüm ülkemizi A.H.Tanpınar’ın “ 5 Şehir”
ini, Yahya Kemal’in, Yunus’un mutlu Türkçesini keşfe
davet ediyorum.
İzmir / 01.03.2001
Sümeyra DEMİRDÖVEN
|
|