|
UYANIŞ
Güneşin azizliğine uğradım bu
sabah. Penceredeki kalın güneşliklere rağmen
odama sızmayı başarmış, inatçı bir çocuk gibi
beni uyandırmak için her şeyi yapıyordu. Uyandım
işte sonda. Ve gözlerimi açar açmaz aklıma ilk
gelen soru “ nerede olduğum” oldu. Küçük ama
şirin odamdayım işte yine... Karamsar geçen
yağmurlu bir geceden sonra, uykusuzluğu yenmeyi
başarmış, şimdiye kadar deliksiz uyumuştum. Ben
ve odam birlikteydik işte. Önemli olan da
buydu... Kendi kendime bugün mutlu olma sözü
verdim...
Çatlamış aynaya baktım yüzümü
yıkarken. Ne kadar da değişmişim görmeyeli! Uzun
süredir aynaya bakmadığımı fark ettim.
Gözlerimin altı torbalaşmış, yüzümde yeni
sivilceler çıkmış ve saçlarım uzamış... “ Aman
Allah’ım! Ne olmuş bana böyle?” diye düşünürken,
içimde haykırıp duran sese kulak verdim. “ Bu
benim işte, öyle de, böyle de yine ben!”
Bu duygularla mutfağa yöneldim.
Kendime nefis bir kahvaltı hazırlayacaktım, ne
zamandır yapmadığım. Dolabı açmamla beraber,
uzun zamandır yemekle de ilgilenmediğimi
anladım. Kuruyup kalmış iki kalıp peynir, birkaç
zeytin ve buruş buruş olmuş domateslerden başka
dişe dokunur bir şey kalmamıştı... Olsun, çay
içe bilirdim. Bir fincan çay alıp tekrar odama
döndüm.
Perdeleri açtım. Yatağımı
topladım, geçmişten kalan her şeyi yok etmek
istercesine odamı düzenledim. Fincanımı alıp
pencerenin önüne geçtim. Dışarısı hiç olmadığı
kadar güzel görünüyordu. Bahar gelmişti!
Bahçedeki erik ağacı çiçeklenmiş, her yer yeşile
bürünmüştü. Baharın gelişini kutlarmış gibi
görünen kuşlar, daldan dala neşeyle uçuyorlardı.
Doğa canlanmıştı.
İlk gözüme çarpan karşıdaki bakkal
dükkanı oldu. Bakkal, fırından gelen ekmekleri
aldı ve yerleştirmeye başladı. Ekmek bekleyen
birkaç kişi hemen içeri sokuldular.
Bir kadın, çocuğunu kolundan
tutmuş, yarı sürükler bir biçimde götürüyordu.
Çocuksa, sabahın bu saatinde nereye
götürüldüğünden habersiz, daha uyanamamıştı.
Liseli olduğunu tahmin ettiğim
birkaç öğrenci, durakta servislerini bekliyor,
kendi aralarında konuşuyorlardı. Okulla ilgili
konuşuyor olacaklar ki, şikayetçi oldukları
yüzlerinden okunuyordu.
O sırada saatine baka baka, koşar
adımlarla bir adam yaklaştı durağa. Bir elinde
kocaman bir iş çantası, diğerinde ise bir sürü
dosya vardı. Sanırım o da işe geç kalmıştı ve
bir sonraki otobüsü beklemeye başladı.
Kafasının üstünde kocaman
tepsisiyle şimdiden başlamıştı simitçi çocuk,
hayatın küçük omuzlarına yüklediği yaşam
kavgasını vermeye...
Trafik bir hayli yoğundu,
otobüslerin, arabaların kornaları ortalığı
inletiyordu. Otobüslerin biri kalkmadan diğeri
durağa yanaşıyor, yolcuları tıka basa
doldurmadan ayrılmıyordu.
Yaşlı bir adam, günlük
eşofmanlarıyla, yine aynı saatte, gazetesini
alıyordu. Hayattan elini eteğini çektiği, emekli
olduğu belliydi, gazetenin başlıklarına göz
atarak yavaş yavaş yürümeye başladı.
Arabaların içindeki insanlar ona
nispeten, çok daha telaşlı görünüyorlardı. Takım
elbiseli, iş kadını görünümlü genç bir kadın,
kırmızı ışıkta durunca hemen cep telefonuna
sarıldı ve bir yandan esnerken, görüşmesini
sürdürdü.
Yolun öte tarafında bir grup
ilkokul öğrencisi, çoktan okul yolunu
tutmuşlardı.
Hemen yanlarında beliren, ağzında
sigara, oldukça bakımsız, sakallı haliyle bir
işçi, kuruyup kalmış bedeniyle bugün de eve
ekmek götürme çabasını sürdürecekti. Ne için
uğraşıyordu,
Neyin kavgasını veriyordu bütün bu insanlar?
Sabahın bu saatinden başlıyorlardı koşturmaya.
Hep bir şeyleri yakalamaya çalışıyorlardı.
Bense bu küçücük odaya takılıp
kalmış, hayatın beni keşfetmesini bekliyordum.
Haftalardır ört duvar arasında dönüp duruyor,
kendimden bile habersiz yaşıyordum.
Yalnızlığımla baş başa, karamsarlığın kararttığı
dünyamda, her gün yeni bir umutla doğan güneşin
bile beni bulmasına izin vermiyordum... Evet, ne
zamandır uyuyordum ben!...
Çok uzun bir kabustan henüz
uyanabilmiş ve hayatın hâlâ devam ettiğini,
yaşadığımı fark etmiştim. Koşar adımlarla kapıya
yöneldim, yepyeni bir dünyaya “ Merhaba!” demek
için geç bile kalmıştım.
Söke
H.F.A. Lisesi
Duygu
DİNÇER |